Sürekli çevrim içiyiz, peki birbirimize neden bu kadar uzağız?
Hiç bu kadar kolay ulaşılabilir olup da birbirimize bu kadar uzak olduğumuz bir dönem yaşadık mı? Bir mesajla dünyanın öbür ucuna ulaşabiliyor, birkaç saniyede bir arkadaşımızın hayatından haberdar olabiliyor, hiç tanımadığımız insanların ne yaptığını bile takip edebiliyoruz. Peki, bütün bunların arasında en son ne zaman birinin gerçekten nasıl olduğunu merak ettik?
Üstelik cevabını öğrenmek için değil, onu anlamak için…
Telefonlarımız elimizden düşmüyor. Sabah gözümüzü açar açmaz bildirimlere bakıyor, gün içinde defalarca ekranı kontrol ediyor, gece uyumadan önce son bir kez sosyal medyada dolaşıyoruz. Birilerinin fotoğraflarını görüyor, düşüncelerini okuyor, sevinçlerine ve üzüntülerine birkaç saniyeliğine ortak oluyoruz. Sonra ekranı kapatıp kendi hayatımıza dönüyoruz.
Ama geriye tuhaf bir his kalıyor: Herkesle bağlantı hâlindeyiz, fakat bazen konuşacak kimsemiz yokmuş gibi hissediyoruz.
Belki de çağımızın en büyük çelişkisi tam olarak burada başlıyor.
İletişim kurmakla bağ kurmayı birbirine karıştırıyoruz.
Birinin paylaşımını beğenmek, onunla ilgilendiğimiz anlamına gelmiyor. Bir mesaja cevap vermek, karşımızdaki insanı anladığımızı göstermiyor. Hatta bazen saatlerce yazıştığımız insanlara söylemek istediklerimizi söyleyemiyoruz. Çünkü dijital dünyada kelimelerimizi seçmek için zamanımız var ama gerçek hayatta birinin gözlerinin içine bakıp içimizden geçeni anlatmak o kadar kolay değil.
Bir mesajı silip yeniden yazabiliyoruz. Bir konuşmayı yarıda bırakabiliyoruz. İstemediğimiz bir içeriği kaydırıp geçebiliyoruz. Fakat gerçek hayatta karşımızdaki insanın kırgınlığını, sessizliğini ya da anlatmaya çalıştığı şeyi bir hareketle ortadan kaldıramıyoruz.
Belki de bu yüzden ekranların arkasında daha rahat, yüz yüze geldiğimizde ise daha mesafeliyiz.
Herkes görülmek istiyor, kaç kişi gerçekten görüyor?
Sosyal medyada herkes hayatından bir şeyler gösteriyor. Mutlu anlar, güzel sofralar, tatiller, başarılar, kutlamalar… İnsanlar yaşadıklarını paylaşırken bazen farkında olmadan hayatlarının nasıl görünmesi gerektiğine de karar veriyor.
Oysa kimse her gün aynı ölçüde mutlu değil. Herkesin anlatmadığı bir derdi, göstermediği bir yorgunluğu, kimseye açamadığı bir meselesi var.
Bir insanın fotoğrafına bakıp hayatının yolunda olduğunu düşünebiliyoruz. Gün boyunca espriler yapan bir arkadaşımızın içten içe zorlandığını fark etmeyebiliyoruz. Çünkü gördüğümüz şeyle gerçekte yaşanan şeyin aynı olmak zorunda olmadığını unutuyoruz.
Dahası, bazen kendi hayatımızı da başkalarının gördüğü kadarıyla değerlendirmeye başlıyoruz. Ne kadar mutlu olduğumuzdan çok ne kadar mutlu göründüğümüzü, ne kadar başarılı olduğumuzdan çok başarımızın başkaları tarafından fark edilip edilmediğini önemsiyoruz.
Bir süre sonra yaşamakla yaşadığımızı göstermek arasındaki çizgi bulanıklaşıyor.
Oysa insanın her güzel anını paylaşması gerekmiyor.........
