Çok şey biliyoruz, hiçbir şeyi hissetmiyoruz
Son zamanlarda dikkatinizi çekti mi? Etrafımızdaki herkes, her konuda dünyanın en bilgini edasıyla konuşuyor. Kahve masalarından sokak röportajlarına, meclislerden en şık semtlerdeki lüks restoranların masalarına kadar her yerde kesintisiz bir fikir beyan etme yarışı var. Ekonomi, siyaset, tarih, sosyoloji, uluslararası ilişkiler... Kimsenin "Bilmiyorum, bu benim alanım değil" dediğini duyamazsınız. Herkesin cebinde, her kilidi açacağını sandığı hazır cümleler, parıltılı kalıplar var.
Peki, bu kadar çok şey bilinen, bu kadar çok konuşulan bir dünyada, neden niyetler bu kadar sığ, neden adalet bu kadar cılız ve neden insan insana bu kadar yabancı?
Çünkü modern dünya bize bir şeyi feci şekilde yutturdu: Bilgi sahibi olmayı, bilge olmakla karıştırdık. Her şeyi ezbere biliyoruz ama hiçbir şeyin ruhuna, derinliğine ve o harbi gerçeğine dokunamıyoruz. Entelektüel birer obez haline geldik; durmadan tüketiyoruz ama hiçbirini hazmedemiyoruz.
Bugün lüks takım elbiselerin içinde, rafine mekanlarda oturup dünyayı kurtaran cümleler kuran insanlara bakıyorsunuz. Kelimeler havada uçuşuyor, teoriler havada çarpışıyor. Dışarıdan bakıldığında muazzam bir entelektüel birikim, bir lider duruşu görüyorsunuz. Ancak o masadan kalkıp sokağa, hayatın dürüst ve çıplak gerçekliğine adım attığınızda o parıltılı cümlelerin hiçbir karşılığının olmadığını fark ediyorsunuz.
Çünkü gerçek bilgi, insanın sırtına taktığı süslü bir apolet değil, karakterine kazıdığı bir ahlaktır. Dünyanın en iyi okullarından mezun olmuş, en yüksek unvanlara sahip bir insan, trafikte yanındaki şoföre öfke kusuyorsa, kapısındaki görevliye tepeden bakıyorsa ya da menfaati uğruna bir dostunun kalbini hiç acımadan kırabiliyorsa, onun bildiği her şey sadece birer yüktür. Modern insan vitrinini felsefeyle, edebiyatla, büyük isimlerle süslüyor; ama içerideki........
