Ne aklımız kıt; Ne kalbimiz noksan! Adımız kadın, soyadımız insan
Bazen anayız bereket yüklü, bazen eşiz bir erkeğin dilinde türkü türkü…
İlk evvel susmak öğretilir bize, ayıplar kazınır belleğimize; evlere zincirleniriz, dehlizlere kilitleniriz; yerimize düşünürler, bize rağmen severler; duygularımız ipoteklidir. Yönümüzü tayin eder bir el; hedeflerimizi alıp götürür çoğu zaman beklenmedik bir sel. Gülüşlerimize farklı anlam yüklenir, düşlerimize karabasanlar gizlenir, sesimiz kısılır, kaderimiz başkası tarafından yazılır.
Zordur bu coğrafyada kadın olmak. Hele de engelli bir kadın olmak. Bir anadan doğup ataerkil yaşamak. Engelli bir kadın olmak, toplumun “zayıf halka” olarak gördüğü iki kimliğin “kadınlık ve engellilik” kesişiminde yaşamak demek. Bu kesişim, ayrımcılığı katmerleştiriyor; şiddeti görünmez kılıyor; eğitimi, işi, sağlığı ve güvenliği erişilmez hâle getiriyor.
Cümlelerin öznesi değil, nesnesiyizdir hep, günahların sahibi, yanlışların gerekçesi, yaşamın gönüllü köleleri… namusumuzu bekler biri, sözümüzü keser diğeri. Hapiste yatarlar uğurumuza, katil de olurlar; ölüme de pervasızca koşarlar. Ama en çok, en hoyratça, bizi yağmalarlar. Neden değişir, sonuç hep aynıdır.
Gazetelerin beşinci sayfalarında ismi, cismi belli olmayan nicesinin hazin sonu yazar. Birkaç gün matem elbisesi giyeriz bedenimize, sonra unutuşun gölgesi Çöker üzerimize. Kış uykusuna yatarız adeta bir........
