İcazet siyaseti mi, irade çağı mı?
Zihinlere kazınmak istenen müzmin bir ezber var: “Ankara’nın aldığı her karar mutlaka Washington’ın, Londra’nın, küresel merkezlerin kurguladığı gizli bir senaryonun parçasıdır.”
Türkiye’nin potansiyeline inanmayan ve jeopolitik tahlili ucuz komplo teorilerinden ibaret gören bu sığ bakış açısı, ülkemizi bugün de pasif bir “uydu” olarak yaftalama telaşında. Mekke Anlaşması’ndan Bedir Mutabakatı’na kadar uzanan her hamleye hep aynı ezber.
Oysa uluslararası ilişkilerin tabiatı siyah ile beyazdan ibaret değildir. Milli çıkarlarınız doğrultusunda attığınız stratejik bir adım, bir küresel gücün veya bölge ülkesinin hesaplarıyla çatışabilir; başka bir dosyada ise aynı aktörün bölgesel konjonktürüyle geçici olarak örtüşebilir. Bir adımın dönemsel olarak bir büyük gücün işine gelmesi ya da gelmemesi, o kararın Ankara’nın stratejik aklıyla alındığı gerçeğini değiştirmez. Çıkarların kesişmesini “uydu olmak” zanneden bu indirgemeci koro; 21. yüzyılın çok kutuplu dünyasını, Türkiye’nin inşa ettiği “Stratejik Özerklik” arayışını ve bölgesel güç aktivizmini anlamaktan aciz.
Hafızaları tazeleyelim: 2019’da Türkiye ile Libya arasında Deniz Yetki Alanlarına İlişkin Mutabakat Muhtırası imzalandığında, aynı çevreler bunu “Akdeniz çöllerinde macera aramak” olarak nitelemişti. “Ne işimiz var Libya’da?” feveranıyla devleti köşeye sıkıştırmaya çalışanlar, o gün Akdeniz’e çekilen Türk kalkanının ne anlama geldiğini kavrayamamıştı. Oysa bu hamle; Yunanistan ve GKRY’nin Avrupa Birliği’ni arkasına alarak dayattığı ve Türkiye’yi Antalya Körfezi’ne hapsetmeyi amaçlayan Sevilla Haritası’nı tarihin çöp sepetine fırlattı. İsrail gazını Türkiye’yi dışlayarak Avrupa’ya taşımayı hedefleyen milyarlarca dolarlık EastMed Boru Hattı Projesi de bu deniz seddi sayesinde kadük kaldı.
Bugün tablo çok daha çarpıcı. Geçmişte Türkiye karşıtı cephede yer alan Doğu Libya........
