menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kemalist milliyetçilik, çağdaş Türk milliyetçiliği

40 0
16.03.2026

www.yildirimkoc.com.tr

Mustafa Kemal Paşa’nın çağdaş milliyetçilik anlayışı, Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşanan gelişmelerle nispeten homojenleşmiş ve bazı etnisitelerin devlete karşı ayaklanma gücünün kalmadığı bir nesnel ortamda geliştirildi ve uygulandı. 

Ülkedeki Ermenilerin, Rumların ve Arapların ayrılıkçı girişimlerinin gücü tükenmişti. Emperyalistlerle işbirliği içinde olan Kürtlerin başta 1921 Koçgiri, 1925 Şeyh Sait, 1930 Ağrı ve 1937-1938 Dersim ayaklanmaları olmak üzere başkaldırıları da yenilgiye uğratıldı. Zaten bu dönemde Kürtler daha ancak aşiret kimliğiyle hareket ediyordu; ortak davranabilen bir etnisite bile oluşturamamışlardı. Aşiret reislerinin emperyalist güçlerle ilişkileri de bu çabaların gerici olmasına neden oldu. 

Kemalist milliyetçilik, Osmanlı’da olduğu gibi, farklı inançlardan toplulukların “millet sistemi” içinde varlığını sürdürdüğü, hukuk sistemlerinin farklı olduğu, ayrı eğitim sistemlerinin uygulandığı ve askerlik konusunda ayrıcalıklarının olduğu “federatif” bir yapıyı reddetti. Bu “mozaik” türü millet örgütlenmesi dış tahrik ve yönlendirmelere açıktı. (1990’lı yıllarda Yugoslavya’da yaşananlar bu çerçevede hatırlanmalıdır.)  

Kemalist milliyetçiliğin geliştirilmesi ve uygulanmasında, Sovyet Rusya ile 16 Mart 1921 tarihinde imzalanan Moskova Antlaşmasının da etkisi oldu. Bu antlaşmaya göre, iki taraf, kendi topraklarında karşı tarafa zarar vermeyi amaçlayan bir faaliyette bulunmayacaklar ve bu nitelikteki girişimleri engelleyeceklerdi. Moskova Antlaşması, resmi adıyla “Dostluk ve Kardeşlik Antlaşması”nın ilgili maddesi şöyleydi: ”Madde 8: Bağıtlı Taraflar, toprakları üzerinde karşı Taraf ülkesinin ya da ona bağlı topraklardan birinin Hükûmeti rolünü üstlenmek savında bulunan örgüt ve grupların kurulmasını ya da yerleşmesini ve öteki ülkeye karşı savaşım amacında olan gurupların yerleşmesini hiç bir zaman kabul etmemeği yükümlenir.”

Kemalist milliyetçilik anlayışı ırkçılığa dayalı bir millet yapılanmasını da reddetti. 

Türkçülerin veya Turancıların birleştirmeye çalıştığı Türk soyluların büyük bölümü Sovyetler Birliği’ni oluşturan cumhuriyetlerde yaşıyordu. Türkçülük veya Turancılık girişimleri, Türkiye’nin Mustafa Kemal Paşa’nın hayatta olduğu dönemde ilişkilerine büyük önem verdiği Sovyetler Birliği ile işbirliğini bozacak nitelikteydi. Irka dayalı Türkçülük anlayışı, hem Osmanlı’dan devralınan ve dönüştürülmeye çalışılan nüfusun yapısı, hem de dış politika açısından sakıncalıydı. Bu nedenle Turancılık reddedildi.

Cumhuriyet döneminde Türkiye’ye gelen Zeki Velidi Togan’ın yaşadıkları da bu anlayışın bir sonucuydu. 

Zeki Velidi Togan, Sovyet Rusya’ya karşı mücadele etmiş bir Türkçüydü; 1927 yılında Türkiye’ye geldi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına alındı ve Darülfünun’da profesör olarak atandı. Ancak “hareketleri şüpheli görüldüğünden 1932 senesinde memleketimizden çıkarılmıştır. Bu tarihten sonra Viyana ve Bonn’da kalan maznun 1938 senesinde mümleketimizde tekrar melce (sığınak,YK) bulmuş, üniversite profesörlüğü gibi yüksek şeref ve itibar kendisinden esirgenmemiştir.” (Darendelioğlu, İlhan, Türk Milliyetçiliği Tarihinde Büyük Kavga, Oymak Yayınları, İstanbul, 1976;72) Zeki Velidi Togan, bu süreci anılarında şöyle anlatmaktadır: “İlmi içtihatlarım beni sekiz sene Türkiye dışında, Avusturya ve Almanya’da kalmak mecburiyetinde bıraktı. İkinci Cihan Savaşı sırasında Sovyetler, Türkiye’nin Müslüman Türk kavimleri üzerinde nüfuzundan korktuğu ıçın bu kavimlerin tarihi ve milli kültürleri üzerinde çalışanların başına büyük belalar çıkardı.” (Zeki Velidi Togan, Hâtıralar, Türkiye Diyanet Vakfı Yay. No.298, Ankara, 2019,529). Zeki Velidi Togan Türkiye’ye ancak Atatürk’ün ölümünden sonra dönebildi. (Darendeliolu,1976;79-80)

Kemalist milliyetçiliğin, Türk ırkçılığına dayalı bir Türkçülük anlayışını engellemesinin diğer bir örneği de Türk Ocakları’nın amacının değiştirilmesidir. 

Türk Ocakları’nın Cumhuriyet döneminde ilk kongresi 1924 yılında toplandı. Örgütün amaçları tüzüğün 2. maddesinde şu şekilde belirtilmişti: “Türk Ocağı’nın maksadı, bütün Türkler arasında milli şuurun takviyesine, Türk harsının meydana çıkarılmasına, medenî, sıhhî tekamüle ve millî iktisadın inkişafına çalışmaktır.” (Sarınay, Yusuf, Türk Milliyetçiliğinin Tarihi Gelişimi ve Türk Ocakları, Ötüken Yay., İstanbul, 2004;305) Türk Ocakları’nın tüzüğündeki bu hüküm 1927 yılında değiştirilerek, “Türk Ocaklarının fiilen iş sahası, Türkiye Cumhuriyeti hudutları dahiline münhasırdır” yapıldı. 

Türk Ocakları daha sonra 1931 yılında kapatıldı ve 1932 yılında Kemalist milliyetçilik anlayışını yerleştirmede önemli bir araç olan halkevleri ve halkodaları kuruldu. 

Atatürk’ün hayatta olduğu dönemde Türk ırkçılığının reddedilmesi ve çağdaş bir millet anlayışının benimsenmesinin iki diğer örneği de, hıristiyan Türkler konusundaki devlet politikasıdır. 

Yunanistan ile 1923 yılında yapılan mübadele anlaşmasında, Türk soylu ortodoks olan Karaman Türkleri mübadeleye tabi tutuldu ve Türkiye’den ayrılmak zorunda bırakıldı. Diğer taraftan, 1930’lu yıllarda günümüz Moldova’sında yaşayan hıristiyan Gagavuz Türkleri’nin Türkiye’ye gelmeleri konusundaki girişimler kabul edilmedi. Her iki olayda da, Türk soyundan gelen insanlar Türkiye’de yaşayamadı (Benlisoy,Foti-Benlisoy,Stefo, Türk Milliyetçiliğinde Katedilmemiş Bir Yol: ‘Hiristiyan Türkler’ ve Papa Eftim, ISTOS Yay., İstanbul, 2022;325-338) . 

Türkiye, diğer taraftan, Azerbaycan, İran, Irak, Suriye, Yunanistan ve Bulgaristan’da yaşayan Türkleri de kapsayacak yayılmacı (irredandist) bir dış politika izlemedi. Türkiye’nin Kıbrıs politikası da ırkçılık nedeniyle değil, adanın bölgedeki stratejik öneminden dolayıdır.

Turancı Ziya Gökalp’in kitaplarının 1924 yılından sonra yayımlanmaması da bu konudaki tavrın göstergelerinden biridir: “Gökalp’in eserlerinin, Gökalp’in ölüm tarihi olan 1924’ten sonra yayımlanmadığını ve Latin harfleriyle basılan ilk kitabının da 1939 gibi geç bir tarihte yayımlandığını unutmamalıyız. Gökalp’in Türkçülüğün Esasları adlı kitabı, yeniden ancak Atatürk’ün ölümünden sonra, Türkçü akımın genç liderlerinden Reha Oğuz Türkkan tarafından kurulan Kitap Sevenler Kurumu adlı bir kültür kurumunca yayımlanmıştır.” (Özdoğan, Günay Göksu, “Turan”dan “Bozkurt”a, Tek Parti Döneminde Türkçülük (1931-1946), İletişim Yay., İstanbul, 2019;77)

1924 Anayasasının 2. maddesi şu şekildeydi: “Türkiye Devletinin dini, Dini İslâmdır; resmî dili türkçedir; makarrı Ankara şehridir.”

1924 Anayasasının 88. maddesine göre “Türk” tanımı  (Türkçeleştirilmiş biçimiyle) şöyleydi: 

Madde 88.- Türkiye’de din ve ırk ayırd edilmeksizin vatandaşlık bakımından herkese ‘Türk’ denir.

Türkiye’de veya Türkiye dışında bir Türk babadan gelen yahut Türkiye’de yerleşmiş bir yabancı babadan Türkiye’de dünyaya gelipte memleket içinde oturan ve erginlik yaşına vardığında resmî olarak Türk vatandaşlığını istiyen yahut Vatandaşlık Kanunu gereğince Türklüğe kabul olunan herkes Türktür.

Türklük sıfatının kaybı kanunda yazılı hallerde olur.

1924 Anayasasının konuyla ilgili bazı diğer maddeleri aşağıda........

© Veryansın TV