menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Atatürk döneminde Türkiye’de burjuvazi

19 0
14.06.2026

Atatürk’ün Cumhuriyet döneminde ticaret burjuvazisine dayanarak cumhuriyeti ilerletmeye çalıştığı, diğer bir deyişle, cumhuriyetin temel ilkeleri olan cumhuriyetçiliği, milliyetçiliği, halkçılığı, devletçiliği, laikliği ve inkılâpçılığı (devrimciliği) ticaret burjuvazisine dayanarak uygulamaya çalıştığı biçimindeki görüşler tümüyle yanlıştır. Bu tür görüşleri ileri sürenlerin, bu dönemde Türkiye’de burjuvazinin yapısını incelemedikleri açıktır. Mustafa Kemal Paşa’nın, Osmanlı’nın son dönemlerinde ve Kurtuluş Savaşı yıllarında ekonomiye hakim olan ve vatana ihanet eden ve Cumhuriyet döneminde güçleri azalarak da olsa devam eden azınlık burjuvazisine dayanarak bağımsızlıkçı, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimci bir politika izlemeye çalıştığını ileri sürmek, Atatürk’ü hiç anlamamış olmak anlamına gelir.

Osmanlı burjuvazisinin önemli bölümü ayrılıkçı ve bölücü Rum sermayedarlarından oluşuyordu. Prof.Dr.Haydar Kazgan bu burjuvazinin Osmanlı’nın son dönemlerindeki vatan hainliğini şöyle özetlemektedir:

“19. asrın sonundaki Yunan savaşında ve daha sonra Balkan Savaşı’na Beyoğlu’nun zengin Rum ailelerinin gençlerinden binlercesi Yunan ordusuna gönüllü yazılmışlardı. Bunun yanında, Yunan ordusunu güçlendirmek için Osmanlı İmparatorluğu’nun en uzak köşelerinde dahi Rumlar iane topluyorlardı. İstanbul’da ve diğer büyük liman kentleri olan İzmir, Selanik, Trabzon’da balolar, müsamereler, temsiller tertip edilerek sözde cemaat ve yardımlaşma derneklerinin kasalarına giren bu paralar gizlice Yunanistan’a yollanıyordu.” (Haydar Kazgan, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Şirketleşme, Vakıfbank Yay., İstanbul, 1999;202)

“Abdülhamit bankeri meşhur Jorj Zarifi (…) Zarifi, Yunan ordusunun böyle bir savaşa hazırlanması için Avrupa sermaye çevrelerinden alınan dış borcu organize etmiş ve çıkarılan tahvillerin İstanbullu Rumlar’a satılmasına yardımcı olmuştu. Hatta bu tahvillerden Türkler bile almıştı. (…) Balkan Savaşı’nda Osmanlı Rumları’nın büyük desteği ile Yunan donanmasına kazandırılmış olan Averof zırhlısının Türk donanmasının Çanakkale’den çıkmasını önlediği herkesçe bilindiği andan itibaren Türkler işin nereye varabileceğini anlamışlardır.” (Kazgan,1999;203)

Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşanan bu ihanet, Kurtuluş Savaşı yıllarında da devam etti.

15 Mayıs 1919 tarihinde İzmir ve Ege Bölgesi’ni işgale başlayan Yunan ordusu, bölgedeki Osmanlı uyruğu Rumları da orduya kattı. İşgalci Yunan ordusunun yaklaşık yüzde 30’u Anadolu Rumları’ndan oluşuyordu. Yunan işgal kuvvetleri, kontrolleri altındaki bölgelerde yaşayan Rumları askere almaya çalıştı. Ancak Anadolu Hükümeti, canlı ele geçirdiği Rumlara “savaş esiri” muamelesi yapmadı. Ankara İstiklal Mahkemesi, Yunan ordusuna katılan Osmanlı Rumlarını “vatan haini” kabul etti. Bu nedenle, Yunan ordusunda savaşırken canlı olarak ele geçirilen bu Rumlar derhal idam ediliyordu. Bunun üzerine birçok Rum, askere alınmadan önce veya askere alındıktan sonra Yunan ordusundan kaçarak, Yunan işgal kuvvetlerinin kontrolü dışında olan İstanbul’a ve diğer ülkelere gitti. İstanbul’daki Rum nüfusunun artmasının bir nedeni buydu. (Taner Bilgin, “Savaş Yıllarında Anadolu Rumlarının Yaşadığı İkilem, 1919-1922,” VAKANÜVİS – Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi, Mart 2016, Yıl 1, Sayı 1, s.50-55)

Diğer taraftan, 1923 yılında Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan mübadele anlaşmasında İstanbul belediye hudutları içinde yaşayan Rumlar mübadele dışında tutuldu. Bu nedenlere bağlı olarak, 1923 yılında da İstanbul’da Rum sermayedarlarının epeyce bir bölümü varlığını ve faaliyetlerini sürdürüyordu.

1919-1922 döneminde çok büyük oranda Avrupa sermayedarlarından, Levantenlerden, Sabetaycılardan, Rum-Ermeni-Yahudi sermayedarlarından oluşan Osmanlı burjuvazisi 1908-1918 dönemindeki kayıplarını bir ölçüde telafi ederek varlığını güçlendirdi. Ancak 1922 yılında Kurtuluş Savaşı’nın zaferle sonuçlanmasının ardından bu burjuvazi hızlı bir biçimde güç kaybetmeye başladı. Cumhuriyet yönetiminin, İttihat ve Terakki’den farklı olarak, bir “milli burjuvazi” yaratma gibi ciddi bir niyeti ve çabası yoktu. Osmanlı burjuvazisinin büyük ölçüde etkisiz kalması ve kalıntılarının da Kurtuluş Savaşı sırasında Yunan ordusuna verdikleri maddi ve manevi desteğin hesabının sorulmasından korktukları için sessizliklerini korumaları nedeniyle, ortaya çıkan boşluğu Atatürk’ün Türkiye’ye özgü bir sosyalizm modeli, ekonomiye emekten yana anti-emperyalist bir iktidarın hakim olduğu koşullarda uygulanan devletçilik doldurdu. Osmanlı burjuvazisinin gücüne darbe indiren ve........

© Veryansın TV