İlber Ortaylı için birkaç söz de benden olsun
Bizde ölünün arkasından ‘kötü söz’ söylenmez. Haklarımızı, onun ardından bir değil üç kez helâl ederiz. Her koşulda ederiz. Ve o sayfayı kapatırız. Bunu içtenlikle yaparız. Çünkü ölen ölmüştür. Hesap kapanmıştır. Ama ölünün arkasından eleştiri yapılmaz diye bir gelenek yok. Onu tanıyanlardan bazıları tarafından, onu eleştirebilmek için önce onun sahip olduğu bilimsel donanıma sahip olmak gerekir, diye bazan 7 bazan 9 kriter ortaya konuldu. Böyle duygusal yaklaşımları anlıyorum. Ve ama bu 7 ya da 9 kritere sahip olmadan da insanlar, topluma mal olmuş kişiler hakkında eleştiri yapabilir.
Halkımız ‘kötü söz’ ile ‘olumsuz eleştiri’ arasındaki ince çizgiyi çoğu zaman görmez. Olumsuz eleştiriyi de, olumsuz eleştiriyi yapanı da pek sevmez. Lise yıllarımda katıldığım bir seminerde “Üç Dünya Teorisi” tartışılıyordu. Bir grup, teoriyi kıyasıya eleştirirken, teoriyi geliştiren hakkında da verip veriştiriyordu. Dinleyiciler arasında bir çocuk dayanamadı, kalktı ayağa, konuşmacının sözünü keserek, kendinden geçmiş bir biçimde “…Mao Zedung yoldaş hakkında sana burada laf söyletmem arkadaş…”, diye öyle bir höykürdü ki ortalık bir anda karıştı. Biz tabi zor tuttuk kendimizi. Kıs-kıs gülüyoruz. Çocuk, sanki ağır haksızlığa uğramış amca-oğlunu savunur gibi Mao Zedung’u savunuyordu. Evet, halkımız eleştiri yapanı sevmiyor. Yalnızca halkımız olsa? ‘Eleştiri’ hiç şüphesiz akademisyenin çıkış noktasıdır. Eleştiri olmadan bilim üretilmez. Buna rağmen doçentlik jürilerimde “…adayın falanca makalesinde filanca hocamızı çok ağır eleştiriyor…” gerekçesiyle bana olumsuz not veren koca-koca profesörlerin kayıtları hala dosyalarımdadır. Ve sırf bu yüzden başıma gelenler, pişmiş tavuğun başına muhtemelen gelmemiştir.
YÜKSEK BELLEK KAPASİTESİNE SAHİP OLMAK
İO hiç şüphesiz yaşamı boyunca en az beş milyonluk kayıtlı bir hayran kitlesi yaptı kendine. Sevilmese bunu yapabilir miydi? Hemen ilave edersek, 20 yıl önce “ay kis yu Mahir”in de dünya çapında en az üç milyonluk kitlesi vardı. Bugüne bakalım, “deliyiz.46”nın 6 milyon takipçisi var. “cellat36”nın 7 milyon, “nusr_et”in 10 milyona yakın ve hatta “cznburak” denen köftecinin de bütün dünyadan 46 milyon takipçisi var. Karşılaştırmalarda dijital ortam rakamlarını ölçüt aldım. Sonuçta hayran hayrandır. Nobel seçici jürisi değil.
İO’nın kaç ay-kyu’ya sahip olduğunu bilemem ama hiç tartışmasız benzersiz bir bellek kapasitesine ve onu kullanma yeteneğine, üstelik yüksek belagata sahipti. Hayranlık uyandırır. Bu, kişinin fiziki donanımıyla ilgili bir konudur. Beynin bilgi depolama bölgelerindeki mevcut kapasite ve çalışma sistemi neyse odur. Örneğin İO, otuz beş yıl (on yıl, on ay, on gün) önce depoladığı bilgi grubunu bir anda toparlayıp eksiksizce dile getirebilme yeteneğine sahiptir. Buna karşılık, hiç şüphem yok ki örneğin 5/4’lük bir tempoyu 8 ölçü götürmesi ya da piyanoda çift elle “Für Elize” gibi basit bir melodiyi çalabilmesi mümkün değildir. Müzik yeteneği de sonradan edinilebilen bir kazanım değil doğrudan donanım (beynin serebellum, sağ hemisfer, sol hemisfer gibi bölümlerinin işbirliğindeki mükemmel sistematik) ile ilgili bir durumdur. Yüksek müzik ya da yüksek sanatsal becerilere sahip olmak yüksek bellek kapasitesine sahip olmaktan farklıdır. Burada vurgulamak istediğim şey şudur: İlki bir sonuçtur: Dâhi yaratır. Örnek: S.V. Rahmaninov. Yüz yılda bir gelir. İkincisi bir süreçtir: Nasıl kullanıldığına bağlı olarak duruma göre değişir. Dâhi yaratmaz.
ELEŞTİRİYE GELECEK BİR ADAM DEĞİLDİ
Gelelim “eleştiri” konusuna. Bilim insanı eleştirdiği kadar eleş-ti-ri-le-cek-tir de. Rahmetli eleştiriye gelecek bir adam değildi. TV’lerde uzun süreli haftalık söyleşi programlarında kendisini eleştiren ya da hafifçe laf dokunduran veya “…öyle değildi ama böyleydi…” diyen kaç akademisyenin haddini bildirdi de kimse gıkını çıkaramadı, kaderine razı oldu. Sen de adam mısın benim yanımda, hadi oradan, bildiğin ne ki karşımda konuşuyorsun, diyerek Erhan Afyoncu gibi Nurhan Atatsoy gibi kendi alanında iyi-kötü iş yapmış akademisyenleri, homur-homur laf cambazlığına boğarak, kaş-göz hareketleriyle, itici ses tonuyla azarladığını herkes hatırlar. O tür programlara katılanlar o duruma düşme riskini göze alarak oralara çıkıyorlar. Kendim ettim kendim buldum. Onların savunulacak bir durumu yok. Hak ediyorlar. Bedel ödüyorlar. Bu kez, on yıl kadar önce bir TV programında Soli Özel ile birlikte yapılan bir söyleşide rahmetli öfkeleniyor. Konudan çıkıyor, saçmalıyor.........
