menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kurdun sofrasında kuzu kınamak: Mezhepsel fitne, etnik tuzak ve stratejik akıl tutulması

298 0
20.03.2026

İnsanlık tarihi, güç dengelerinin değiştiği, imparatorlukların yıkılıp yenilerinin kurulduğu pek çok kırılma noktasına şahitlik etmiştir. Ancak hiçbir dönem, günümüzdeki kadar “hakikatin ters yüz edildiği”, kavramların içinin boşaltıldığı ve diplomasinin bir “aldatma sanatına” dönüştüğü bir evreye tanıklık etmemiştir. Bugün Ortadoğu’nun göbeğinde, komşumuz İran topraklarında yaşananlar; sadece askeri bir çatışma değil, küresel bir etik iflasın, bölgesel bir akıl tutulmasının ve daha da vahimi, yüzyıllarca sürecek mezhepsel ve etnik bir fitnenin trajikomik resmidir.

DİPLOMASİNİN İNFAZI: MASADAKİ EL SIKIŞMADAN BOMBA SESLERİNE

Uluslararası ilişkiler teorisinde diplomasi, “savaşı önlemenin nihai kalesi” olarak kabul edilir. Ancak İran-ABD geriliminde tanık olduğumuz süreç, bu teoriyi yerle bir etmiştir. Savaş başlamadan hemen önce, ABD yönetiminin “Anlaşmaya çok yakınız” dediği, İran’ın uranyum zenginleştirme gibi en kritik başlıklarda bile müzakere masasında esneklik gösterdiği bir atmosfer mevcuttu.

Burada karşımıza çıkan ilk büyük etik kırılma şudur: Diplomasi, bir barış aracı olarak değil, hedefteki ülkeyi pasifize etmek ve gafil avlamak için bir “operasyonel maske” olarak kullanılmıştır. Masada uzlaşma mesajları verilirken, ertesi gün bombardımanın başlaması; modern diplomasi tarihine geçecek bir “güven suikastı”dır. İran, bu savaşın başlatıcısı değildir; aksine, son ana kadar diplomatik masada kalarak savaşı önlemeye çalışan, ancak masada beklerken sırtından hançerlenen taraftır. Akademik bir tespitle söylemek gerekirse; “Pacta Sunt Servanda” (Ahde Vefa) ilkesi, küresel hegemonlar tarafından bizzat diplomasi masasında infaz edilmiştir.

MODERN SAVAŞ SUÇLARI VE SESSİZLİĞİN SUÇ ORTAKLIĞI

Savaşın başladığı o meşum günlerden bu yana iki haftadan fazla zaman geçti. Ancak hafızalarımıza kazınan asıl tarih, harekatın ikinci günüdür. 207 sivilin hayatını kaybettiği o saldırıda, 165 ilköğretim öğrencisinin parçalanmış bedenleri ve okul önlükleri, modern medeniyetin üzerine sürülen kara bir lekedir.

Uluslararası hukukta “ayrım gözetme” ve “orantılılık” ilkeleri vardır. Bir askeri operasyonda 165 çocuğun katledilmesi, askeri bir “hata” veya “yan hasar” olarak tanımlanamaz. Bu, açık bir savaş suçudur. Ancak daha vahimi, Batı merkezli insan hakları savunucularının ve uluslararası kurumların bu çocuk ölümleri karşısındaki derin sessizliğidir. İranlı bir çocuğun canı, küresel siyasetin pazarlık masasında bir “istatistik” olarak dahi görülmemektedir. İşte bu, bir toplumu sistemin tamamen dışına iten “maduniyet” (subalternity) durumunun en uç noktasıdır: Sesini duyuramayan, ölümü bile meşru görülen bir kitle…

RİYAD BİLDİRGESİ: ‘MEZHEPSEL........

© Veryansın TV