Açılım stratejisi: PKK’yı şirin gösterme çabası
Son günlerde Duran Kalkan’ın Ruşen Çakır ile yaptığı röportajı ve sonrasında Ruşen Çakır’ın bu röportaja ilişkin değerlendirmelerini izledim. Edindiğim izlenimler doğrultusunda dikkatimi çeken bazı hususları paylaşmak istiyorum.
Öncelikle röportajın kurgusu ve soruların yönü itibarıyla planlanmış bir iletişim stratejisinin parçası olduğu izlenimini edindim. Bana göre röportaj boyunca, terör örgütüne yönelik toplumdaki tepkinin yumuşatılması, örgüt mensuplarının “onlar da bizim gibi insanlar” düşüncesiyle daha insani bir çerçevede değerlendirilmesinin amaçlandığı hissediliyordu.
Röportajda ayrıca örgütün hâlâ güçlü olduğu vurgulanırken, bugün çatışmaların yaşanmamasının temel sebebinin yürütülen süreç olduğu ifade ediliyordu. Verilmek istenen mesajın; “Bu sürecin kıymetini bilin, aksi hâlde yeniden kan ve gözyaşı yaşanır.” şeklinde olduğu izlenimine kapıldım.
Duran Kalkan’ın açıklamalarında, PKK’nın kurulduğu günden bugüne Abdullah Öcalan’ın örgütün lideri olduğu yönündeki ifadeleri dikkat çekiciydi. Bu değerlendirmeler, kamuoyunda Abdullah Öcalan’ın cezaevinde bulunduğu dönemde de örgüt üzerindeki etkisi ve sorumluluğuna ilişkin tartışmaları yeniden gündeme getirmesi gerekir. Bu konuya hukukun gerektiğini yapması açıktır. Bu vesileyle tekrar ifade etmek isterim ki terörist başı Abdullah Öcalan hakkında verilen suç duyurularının gereği yapılarak derhal yargılanması gerekir. On binlerce insanımızın katili için umut hakkı diye bir hususun söz konusu olması mümkün değildir. Ona umut hakkı vermek isteyenler de suçluya destek olmamalıdır.
Röportajda öne çıkan bir diğer başlık ise hazırlanması beklenen çerçeve yasaya ilişkin beklentilerdi. Açıklamalardan, Abdullah Öcalan’ın durumuna ilişkin düzenlemeler ile örgüt mensuplarının siyaset yapabilmesinin öncelikli talepler arasında görüldüğü anlaşılıyor. Sanki Meclis’te hiç Kürt kökenli siyasetçi yok gibi teröristlerin Meclis’e gelip kimi temsil etmeleri isteniyor? Bu toplumumuza nasıl bir huzur getirir?
Bunun yanında “demokratik entegrasyon” kavramına yüklenen anlam da dikkat çekiciydi. Yapılan açıklamalarda, tarafların ortak bir siyasi ve hukuki zeminde buluşmasını öngören bir modelden söz edilirken; Türk bayrağı, İstiklal Marşı ve Türkçe resmî dil gibi Türkiye Cumhuriyeti’nin temel niteliklerine yönelik birliktelikten bahsedilmiyor. Çünkü kendi bayrakları kendi marşları ve kendi resmi dillerinin de kabul görmesini istedikleri anlaşılıyor. Bu açıklamalar doğal olarak kamuoyunda nasıl birlikte yaşanacağı yönünde endişeleri ve imkansızlığı........
