CHP’de krizin ötesinde beş soru!
Buket Müftüoğlu yazdı…
Türkiye tarihin en kritik eşiklerinden birinden daha geçmektedir.
Ortalama bir siyasi bilgi seviyesine sahip her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşının artık idrak ettiği bir gerçek vardır ki:
Kemal Kılıçdaroğlu, 22 Mayıs 2010 tarihinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel başkanlık koltuğuna oturmuş ve sonrasında parti içerisinde öncelikle kendisinin “Y-CHP” olarak tanımladığı dönüşüm süreci böylece başlamıştır.
CHP içerisinde Cumhuriyet’in kurucu değerlerine bağlı kadrolar, yaklaşık on beş yıldır bu dönüşüme ilişkin itirazlarını dile getirmektedir.
Bu itirazlar nedeniyle dışlanmış, yalnız bırakılmış, çeşitli görevlerden uzaklaştırılmış, yerelde ve genelde adaylaşamamış ve çoğu zaman partili ya da seçmenler tarafından ağır eleştirilere maruz kalmışlardır.
Bugün yaşanan tartışmaları anlamak için öncelikle, tarihe bu gerçeği teslim etmek gerekir.
Çünkü yıllar boyunca Kemal Kılıçdaroğlu’nun izlediği siyasi çizgiye yönelik eleştiriler getiren bu insanlar, aynı zamanda, hem toplum hemde yol arkadaşları tarafından en sert tepkilerle karşılaşan cumhuriyetçi kadrolardır.
O günlerde partide etkili konumlarda bulunan birçok isim, Kemal Kılıçdaroğlu’nun siyasi liderliğini güçlü biçimde savunmakta, eleştirenleri ise çeşitli ithamlarla karşı karşıya bırakmaktaydı.
Aradan geçen yılların ardından bugün ortaya çıkan tablo ise dikkat çekicidir.
Dün aynı siyasi çizgiyi birlikte savunan kadroların önemli bir bölümü, bugün yaşanan sorunların bütün sorumluluğunu yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu’na yükleyerek kendilerini bu sürecin dışında konumlandırmaya çalışmaktadırlar.
Oysa, ilkelerden uzak, hatalar ve yenilgiler ile dolu Cumhuriyet Halk Partisi’nin son on beş yılı, yalnızca bir kişinin tercihleriyle açıklanabilecek bir dönem değildir.
Bu nedenle partinin geleneksel tabanını düşündüren temel mesele, geçmişe ilişkin samimi bir muhasebenin bu gün yapılıp yapılmadığıdır.
Parti tabanı yalnızca kimin değiştiğini değil, neyin değiştiğini görmek istemektedir.
Bugün toplum büyük ölçüde Özgür Özel ile Kemal Kılıçdaroğlu arasında yapay bir mücadeleye sıkıştırılmış durumda, muhakeme yeteneğini kaybetmiştir.
Oysa Cumhuriyet Halk Partisi’nin ve Türkiye’nin önündeki meseleler bu iki isimden çok daha büyüktür.
Buna rağmen tartışmaların önemli bölümü ne yazık ki kişiler üzerinden yürütülmektedir.
Sosyal medya, tarafını baştan belirlemiş yorumcular, tarafgir gazeteciler ve mevcut kamplaşmadan beslenen siyasiler de bu tabloyu güçlendirmektedir.
Bunun sonucunda CHP’nin hangi ideolojik hatta yürüyeceği, Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine nasıl yaklaşacağı, yeni anayasa tartışmaları karşısında nasıl bir tutum alacağı, milli egemenlik ve üniter devlet anlayışını nasıl tanımladığı yeterince konuşulmamaktadır.
Sorunu ağırlaştıran bir başka unsur da uzun yıllardır devam eden iktidar yorgunluğudur.
Muhalif seçmenin önemli bir bölümünde oluşan “Nasıl olursa olsun yeter ki AKP gitsin”........
