Enflasyonla mücadele adı altında TL’yi değerli tutmak!
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Mart ayı Para Politikası Kurulu Toplantısı’ndan faizleri düşürmeme, aynı bırakma kararı çıktı. ABD ve İsrail’in İran’a haksız bir şekilde saldırmasıyla başlayan savaş sayesinde, ne pahasına olursa olsun TL’yi değerli tutarak, enflasyonda düşüş algısı yaratmaya dayalı enflasyonla mücadele programının, son iki ayda gelen enflasyon rakamlarıyla fiilen gerçekleşmiş ölümünün resmen ilanını ertelemek için aranan gerekçe bulunmuş oldu.
Söz konusu kararda, gerek üretmek gerekse tüketmek için muhtaç duruma düşürüldüğümüz döviz kurunu sabit tutmak adına ödenen yüksek faiz yükünden, bu yükün ekonominin bu günü ve geleceği açısından oluşturduğu ağır risklerden, hızla artan dış ticaret açığından, yine büyük bir hızla artan cari açıktan, bütçenin oldukça büyük bir bölümünün faiz ödemelerine gittiğinden ve yeni alınan borçların ancak faiz ödemelerini karşılamaya yettiğinden bahsedilmedi.
Bütçenin büyük kısmının, sanayicinin karının büyük kısmının faiz ödemesine gidiyor olmasından, bu ödemelerin borcun toplam miktarında bir azalmaya neden olmadığından, borcu daha düşük faizli ve daha yüksek miktarda borç alarak, bu borç para ile mevcut borçları döndürmeyi ve bu yolla dışarıya ödenen faiz yükünü hafifletmeyi hayal eden programın, ülke ekonomisinin dışa bağımlılığını daha da artırdığından ve bu durumun, hemen yanı başımızda savaşların patlak verdiği koşullarda, siyasi bağımsızlığı da tehdit eder bir boyuta ulaştığından da bahsedilmedi beklenildiği gibi.
Merkez Bankası Para Politikası Kurulu Toplantısı sonrası yapılan açıklamalar aynı 2007-2008 krizinin acıtıcı sonuçlarının, Epsteingiller üretimi pandemi ile gerekçelendirilmek istenilmesi gibi, enflasyonla mücadele adı altında sürdürülen ulusal ekonomiyi yok etme programının, ekonominin ulusal/yerli aktörlerinden ve iktidar kanadından da gelen yoğun eleştirilere karşın devamı için, savaşın gerekçe olarak kullandığını ortaya koyuyor. Onlara göre uygulanan program harika ama zaman kötü. Aynı bizim çocuk iyi ama çevresi kötü diyerek kendisini aldatan ebeveynler gibi, bunlar da bu masalı anlatarak vatandaşı kandıracaklarını zannediyorlar.
Neyse, kaldığımız yerden devam edelim. 2025 Ocak-Aralık döneminde dış ticaret açığı %11,9 artarak 82 milyar 232 milyon dolardan, 92 milyar 9 milyon dolara yükselirken, ihracatın ithalatı karşılama oranı 2024 Ocak-Aralık döneminde %76,1 iken, 2025 yılının aynı döneminde %74,8’e gerilemiş durumda. Ana ihracatçı sektörlerin (otomotiv ve kimya sanayi gibi) esas olarak yabancı sermayeli şirketler olduğu yani bu ihracattan elde edilen karın dışarıya aktığı da dikkate alındığında, dış ticaret dengesi açısından durumun görünenin de çok ötesinde kötü olduğunu söylemek mümkün.
Gelelim, geçmişte birçok ekonomik ve krizin ve bunun sonucu olarak siyasi kırılmaların tetikleyicisi olan Cari Açık konusuna. 2025 Ocak ayı itibarıyla 14,556 milyar ABD Doları olan cari açık, 2026 Ocak ayı itibarıyla 32,880 milyara çıkmış durumda. Cari açığın en büyük iki bileşeni dış ticarette verilen büyük açık ve dışarıya ödenen yüksek faiz. Dün aldığımız ve plansız programsız, hovardaca tüketime harcadığımız borçların faizleri şimdi cari açığın en önemli nedenlerinden birisi olmuş durumda. Ocak 2026 itibarıyla, faiz gelirleri ile giderleri arasındaki fark 8 milyar doları aşmış durumda ve ülke -gerek devlet gerekse özel sektör-, borcun faizini, yeni borçlar alarak kapatma noktasına gelmiş durumda. Bunun anlamı, gerek devlette gerekse üretici sektörlerde, sosyal devletteki ve reel ücretlerdeki hunharca erimeye karşın, verimliliğin, katma değer üretiminin neredeyse dibe vurmuş olduğu.
Mehmet Şimşek’in, “Katma değeri, yatırımı ve verimliliği önceliklendiren politikalarımızla ülkemizin küresel değer zincirlerindeki konumunu daha da güçlendirmeye devam edeceğiz” demesinin -ulusal ekonomi ve ekonomik bağımsızlık diye bir dertleri olmadığı için bu konuda umutlarını, yabancı şirketlerin Türkiye’de kendi bilgi ve teknolojileriyle (know-how) üretim yapmasına bağlamış durumdalar. Yıllardır söylenen ama bunun için yani yerli bilgi ve teknolojiyi geliştirmek için gerçekte hiçbir şey yapılmayan katma değerli üretim masalını yeniden anlatmaya başlamasının nedeni de bu. Enflasyondaki “beklenen düşmenin”, bir türlü gerçekleşmemesinin suçunu vatandaşın enflasyon beklentisinin düşmemesine bağlayan piyasacı uyanıklığı, sanayideki verimsizliği de, sanayiciye gaz vererek çözeceğini düşünüyor anlaşılan.
Yaşananları, planlamanın yerini piyasanın yani keyfiliğin, idari ve adli bürokraside devlete bağlılığın yerini, partiye bağlılığın almasının, yürütmeyi güçlendirmek adı altında idari ve hukuki denetim ve kontrol mekanizmalarını yok etmenin doğal sonucu olarak ifade etmek de mümkün.
Enflasyonla mücadele ediyoruz adı altında TL’yi değerli tutmak için ödenen bu ağır bedel dışında, şimdi ABD ve İsrail’in bölgeyi ataşe vermesi sonucunda gündeme gelen ekstra sorun, tüm bu ödenen ağır bedellere, güç bela biriktirilen rezervlerin harcanmasına karşın* TL’yi değerli tutamamak. O zaman yaşanabilecekler konusunu ise ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim.
* TCMB tarafından, 13 Mart haftasına ilişkin olarak yayınlanan “Uluslararası Rezervler ve Döviz Likiditesi Gelişmeleri” verilerine göre, resmi rezerv varlıkları, geçen haftaya göre yüzde 4 azalarak 189,6 milyar dolara indi. Söz konusu haftada döviz varlıkları, bir önceki haftaya göre yüzde 13,2 azalarak 47,8 milyar dolar, altın cinsinden rezerv varlıkları ise 0,4 azalarak 134,1 milyar dolar olmuş durumda.
https://www.veryansintv.com/yazar/ahmet-mufit/kose-yazisi/yuksek-faizle-buyume-masali
https://www.bloomberght.com/tcmb-rezervlerinde-hizli-dusus-3771700
https://veriportali.tuik.gov.tr/tr/press/53911
https://www.tcmb.gov.tr/wps/wcm/connect/tr/tcmb+tr/main+menu/duyurular/basin/2026/duy2026-12
