Gürültüden belleğe: Müzik arşivleri kimin hafızasıdır?
Ses, insanlık tarihinin en çok tüketilen ve aktarılan ama en kolay unutulan ve en geç belgelenen bellek unsurudur. Onu yazı gibi taşta, kil tablette ya da kağıtta göremediğimiz için yakın dönemlere kadar insan hafızası dışında zamana karşı korunaksız kalmıştır. 1877 yılında Thomas Edison’un fonografı icat etmesiyle, ses artık soyut bir deneyim olmaktan çıkmış, yeniden dinlenilebilen, üretilebilen ve analiz edilebilen tarihsel bir belge haline gelmiştir. Ses arşivciliği dediğimiz alan da, yaklaşık 125 yıldır bu kaybolmaya çok müsait olan mirası, gürültü veya enkaz olarak tabir edebileceğimiz tüm ortam sesleri arasından seçerek, arındırarak, geleceğe taşıma çabasının adı olmuştur.
Günümüzde ses arşivleri ve bu çatı altında bulunan müzik arşivlerinin temel görevi zaman içerisinde oluşan/oluşturulan belleği korumak, kullanıcılara sağlıklı bir ortamda veri sağlamak ve mevcudu geliştirerek geleceğe aktarmaktır. Ancak bugün dönüp baktığımızda özellikle ilk durum için, yani henüz belleği oluşturma ve koruma aşamasıyla ilgili ciddi belirsizlikler ve tutarsızlıklar söz konusu olabilmektedir. Örneğin, müzik arşivleri gerçekten evrensel, eşitlikçi ve kapsayıcı bir belleği mi temsil ediyor? Yoksa belirli coğrafyaların, politikaların, iktidarların ve epistemolojilerin ürettiği parçalı bir hafızayı mı dikte ettiriyor?
TEK BİR ARŞİVCİLİK TARİHİ YOK!
Müzik arşivciliği, sanıldığı ya da ders kitaplarında anlatıldığı gibi dünyanın her yerinde aynı biçimde ve aynı zamanlarda gelişmiş bir alan değildir. Aksine, daha en başından itibaren eşitsiz, parçalı ve çoğu zaman çelişkili biçimlenmeler içinde olmuştur.
19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyılın başında Avrupa’da kurulan Viyana ve Berlin Fonogram Arşivleri, alanın kurumsal kimliğini belirleyen öncü modeller olurken, bu merkezlerde geliştirilen kataloglama disiplinleri, metodolojik titizlik ve “aslına sadık kalma” ilkesi, bugün hâlâ geçerli kabul edilen arşivcilik normlarının temelini atmıştır. Ancak bu “Avrupa merkezli biçimlenme”, aynı zamanda Batı dışı toplumların müziklerini çoğu zaman “kaybolmakta olan” kültürler olarak konumlandıran sömürgeci bir bakışı da beraberinde getirmiştir. Dahası, bu model dünyanın birçok bölgesinde ya hiç kurulmamış ya da çok farklı koşullarda, farklı ihtiyaçlara cevap verecek şekilde ortaya çıkmıştır. Yani müzik arşivciliğinin kuruluş hikâyesi, aynı zamanda kimin sesinin korunmaya değer görüldüğünün de hikâyesidir. Avrupa merkezli bu biçimlenme, küresel ölçekte referans haline gelirken, dünyanın büyük bir kısmı ya bu modele hiç erişememiş ya da çok daha geç ve kırılgan koşullarda kendi arşivlerini kurabilmiştir, ki bugün hâlâ müzik arşivciliği tek bir doğrusal ilerleme çizgisine sahip değildir.
Bununla birlikte arşivlerin nötr olduğunu düşünmek, yani masum, tarafsız ve yalnızca “koruyucu” yapılar olduğunu kabul etmek büyük bir yanılsamadır. Çünkü arşivler her zaman politik, ekonomik ve ideolojik koşulların ürünüdür. Ne kaydedileceğine, neyin korunacağına ve kimin erişebileceğine dair kararlar, çoğu zaman iktidar ilişkileri içinde şekillenir. Örneğin, apartheid dönemi Güney Afrika’sında ses arşivleri hem belgeleme hem de propaganda aracı olarak kullanılmıştır. Bugün ise aynı kayıtlar sosyal adalet ve kültürel iade tartışmaları çerçevesinde yeniden ele alınmaktadır. Birçok ülkede devasa devlet arşivleri mevcuttur; ancak araştırmacı erişimi ve kataloglama süreçleri sıkı siyasi denetim altındadır. Ekonomik........
