menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Din ve Atatürk! Pusu! Devlete "Yazıcıoğlu ölmedi" dedim, inanmadılar!

71 0
previous day

Muhsin Yazıcıoğlu'nun vefatının 17. yılı: Mezarı başında anıldı!

Medyada başlıklar böyle olunca hatırla(t)mak şart oldu. 

Bazı anlar vardır; insan yalnızca tanık olmaz, bizzat o anın içinde yer alır. Ve o anlar, yıllar geçse de insanın zihninden silinmez. BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinin düştüğü o gün, ben sadece bir izleyici değildim. Öldü söylentilerine rağmen elimde kritik bir bilgi vardı:  “Yaşıyor..” 

Bu bilgi bana, o dönemin parti lideri ve Muhsin Yazıcıoğlu'nun yardımcılığını da yapan avukat Yusuf Erikel tarafından ulaşmıştı.

Üstelik sıradan bir iddia değildi bu; koordinatların dahi bilindiğini söylüyordu. Ama cümlesinin en ağır kısmı şuydu: “Kime güveneceğimi bilemedim.” Beklemedim. Telefonu elime aldım ve dönemin Ankara Emniyet Müdürü’nü aradım. İçimde bir telaş, bir umut… 

Belki de bir hayat kurtulacaktı. Ama karşılaştığım yanıt, hâlâ kulaklarımda: “Beni niye arıyorsunuz? Kriz masasını arayın.”

O an anladım ki mesele sadece bilgiye ulaşmak değil, o bilginin doğru yerde karşılık bulmasıydı.

Pes etmedim.  Bu kez dönemin Emniyet Genel Müdürü’ne ulaştım.  İl müdürleri toplantısındaymış. "Çok acil." haberini gönderince, toplantıdan çıkarak beni aradı. Aynı ciddiyetle, aynı aciliyetle durumu "Muhsin Yazıcıoğlu yaşıyor. Yusuf Erikel muhattap arıyor. Yaklaşık bir koordinat bilgisine de sahip" diye aktardım.  Aldığım yanıt: “İlgililere iletiyorum.” Ama o an “ilgili” kimdi? Zamanla yarışılan bir durumda, bu cümle yeterli miydi? Ben üzerime düşeni yaptım. Bilgiyi ilettim. Kapıları çaldım. Sesimi duyurmaya çalıştım. Ama bugün dönüp baktığımda, insanın aklını kemiren o soru hâlâ yerinde duruyor: Eğer o bilgi anında ciddiye alınsaydı… Eğer koordinatlar hızla değerlendirilseydi… Ve Muhsin Yazıcıoğlu'nun helikopterinin düştüğü zaman ölmediğine dair güçlü bulgular bir zaman sonra ortaya çıktı.

Bir art niyet aramıyorum ama eğer o telefonun ucunda daha farklı bir refleks olsaydı… Bugün neyi konuşuyor olurduk? Bu bir hikâye değil. Bu, bir insanın, bir anın içinde elinden geleni yapma çabasıdır. Ama bazen mesele, sadece senin ne yaptığın değil; karşındaki mekanizmanın ne kadar harekete geçebildiğidir. Ve ben o gün şunu öğrendim: Bir ülkede en zor şey, doğru bilgiyi doğru zamanda doğru yere ulaştırmak değil… O bilginin gerçekten bir karşılık bulmasını sağlamak.

62 MİLYONLUK SEÇMEN PUSUDA! 

Siyasetin matematiği bazen rakamlarla değil, hissiyatla yazılır. Bugün tam da böyle bir eşikteyiz.

Ekonomik zorluklar artık teknik bir tartışma başlığı olmaktan çıktı; doğrudan hayatın merkezine yerleşti. Enflasyon, alım gücü, geçim derdi… Bunlar yalnızca verilerde değil, mutfakta, pazarda, kirada kendini gösteriyor. 

Seçmen, cebindeki eksilmeyi teorilerle değil, her gün yaşayarak hissediyor. Ama mesele sadece ekonomi değil. Devlet yönetiminde giderek daha fazla konuşulan bir başka başlık var: liyakat. Kurumların ehliyet ve birikim yerine sadakatle şekillendiği algısı, yalnızca bürokrasiye olan güveni değil, geleceğe dair beklentiyi de zedeliyor. İnsanlar artık “kim daha iyi yapar?” sorusundan çok, “kim neden o koltukta?” sorusunu soruyor.

Ve belki de en kritik başlık: iktidar içindeki bireysel hesaplar… Siyaset, doğası gereği rekabet içerir. Ancak bu rekabet, ortak hedefin önüne geçtiğinde sistem kendi içinde yavaşlamaya başlar. Güç mücadelesi, enerjiyi dışarıya değil, içeriye yöneltir. Bu da karar alma mekanizmalarında görünmeyen ama hissedilen bir ağırlık meydana getirir.

Tüm bu tablo,  için yaklaşan seçim sürecini her zamankinden daha karmaşık hale getiriyor. Ancak asıl dikkat çekici olan seçmenin ruh hali…

Sokakta açık bir öfke patlaması yok. Ama derinde, sessiz bir birikim var. Bu birikim, klasik anket sorularına net cevaplar vermiyor. Kararsızım diyenlerin bir kısmı aslında kararsız değil; sadece konuşmuyor.

Ortada adeta bir “pusu havası” var. Seçmen izliyor. Not alıyor. Bekliyor. Ve belki de en önemlisi, son ana kadar kendini ele vermiyor.

Anketler ise bu ruh halini ölçmekte zorlanıyor. Çünkü anketler, söyleneni ölçer; hissedileni değil. Oysa bugün Türkiye’de belirleyici olan tam da bu: hissedilen ama dillendirilmeyen o belirsizlik.

Bu nedenle önümüzdeki seçim, klasik analizlerin ötesinde bir sınav olacak. Rakamların değil, reflekslerin; kampanyaların değil, birikmiş duyguların seçimi…

Ve şu soru giderek daha fazla ağırlık kazanıyor: Sandık açıldığında, gerçekten kim neyi ölçebilmiş olacak?

Bir ülkenin en güçlü dayanakları, en çok istismar edilen değerleri haline gelirse, orada tehlike büyük demektir. 

Dini, birleştirmek için değil, saflaştırmak için kullananlar olduğu gibi. Atatürk'ü de anlamak için değil, mevzi kazanmak için kullananlar var.  Bir taraf dini referans göstererek karşısındakini ötekileştiriyor, diğer taraf Atatürk’ü bir kalkan gibi kullanarak kendi alanını tahkim etmeye çalışıyor.  Oysa ne din bu kadar dar, ne de Atatürk bu kadar yüzeyseldir. Din; en basit tabirle Allah'ın ahlak, merhamet ve adalet çağrısıdır. Atatürk ise Cumhuriyetin kurucu aklıdır.  İkisini yan yana getirerek anlam üretmeye çalışmak etimilojik olarak da hatadır ama teşbihin hoşgörüsüne sığınarak yazıyorum. 

Bugün bu iki değeri de, içeriği boşaltılarak birer siyasi aparata dönüştürmek isteyen kesimler var. 

Bu istismar yalnızca bir tartışma meydana getirmiyor; doğrudan Türkiye’nin kolonlarını yıpratıyor. Çünkü toplumun ortak zeminleri çatladığında, geriye sadece keskin fay hatları kalır. En tehlikelisi de şu: Bu dil normalleşiyor. İnsanlar artık karşısındakini anlamaya değil, yaftalamaya daha yatkın. “Dinci- Dindar” ya da “Atatürkçü” olmak, bir kimlikten çok bir cepheye dönüşüyor. Oysa bu ülkenin insanı, tarih boyunca bu iki değeri aynı anda taşıyabilme gayretinde oldu. Bugün bu gayretin yorulduğunu görüyoruz.  Bugün kaybettiğimiz şey tam da bu denge.

Eğer bu gidişat devam ederse, ortaya çıkacak tablo bir fikir ayrılığı değil, bir toplumsal kırılma olacaktır. Ve bu kırılma, kontrol edilebilir bir gerilim olmaktan çıkıp, önü alınamaz bir kaosa evrilebilir. Çünkü bir ülkeyi ayakta tutan şey, sadece kurumları değil; ortak anlam dünyasıdır. O anlam dünyası parçalanırsa, geriye ne ekonomi kalır ne siyaset, ne de huzur… Din ile Atatürk’ü karşı karşıya getiren her dil, aslında Türkiye’nin kendisiyle kavga etmesine hizmet eder. Ve bir ülke, en çok kendiyle kavga ettiğinde yıpranır. Şimdi sorulması gereken soru şu: Bu iki değerlerimizi uygun bir noktada buluşturacak bir aklı inşa edebilecek miyiz, yoksa bu fay hattını derinleştirmeye devam mı edeceğiz?

VELHASIL: "Gayri memnunlar medeniyet kuramazlar."-  İbni Haldun 


© Turktime