İÇİNİZDE BİRİKEN GÜRÜLTÜ
Hiç düşündünüz mü? Neden en çok sustuğunuz yerde çoğalır sesiniz? Söyleyemediklerinizden mi ibaretsiniz yoksa söylemeye cesaret edemediklerinizin toplamından mı? Belki de ikisi de değil... Belki insan kendisine bile itiraf edemediği şeylerin gölgesinde büyür; büyüdükçe küçülür, bildikçe şüpheye düşer, yaşadıkça hayatın kendisine vaat edildiği kadar yaşanabilir olmadığını anlar...
Ne tuhaf bir çelişki bu!
Her şeyi anlamlandırmak isteyen bir akılla, hiçbir anlamın içinde uzun süre barınamayan bir kalbi aynı bedende taşıyorsunuz...
Başınıza gelen her şeyde bir açıklama arıyorsunuz..
Tesadüfleri işaretlere, kayıpları derslere, hayal kırıklıklarını tecrübeye dönüştürüyorsunuz.... Acının bile bir işe yaramasını bekliyorsunuz. Sanki boşa acımak acı çekmekten daha büyük bir suçmuş gibi…
Oysa bazı şeylerin hiçbir hikmeti yoktur! Bazı insanlar kötüdür sadece.. Bazı vedalar zamansız, bazı başlangıçlar anlamsızdır..
Her yıkıntının altında bir hazine, her karanlığın sonunda bir aydınlık bulamazsınız... Bazen yıkıntı, yıkıntıdır.. Karanlık da karanlık...
Ve belki de ilk büyük yanılgınız; dünyanın size bir açıklama borçlu olduğunu sanmanızdır.
Fakat kabul edemiyorsunuz bunu bazen.. Belirsizliğe tahammülünüz yok... Bilmediğiniz bir şeyin karşısında durmaktansa yanlış bir cevaba sarılmayı tercih ediyorsunuz...
Çünkü hakikat; her zaman teselli etmez insanı... Bazen bütün dayanaklarınızı elinizden alır da yerine hiçbir şey koymaz....
İşte o zaman başlar asıl sınavınız: "Cevapsız kalabilmek! Bir kapının önünde açılmayacağını bilmeden değil açılmayabileceğini kabul ederek beklemek!"
Kaçınız yapabilir bunu? Hepiniz bir şeylerin peşindesiniz...
Adını kimi zaman mutluluk koyuyorsunuz, kimi zaman başarı, kimi zaman huzur...
Kelimeler değişiyor, arayış aynı kalıyor...
Bir yere varırsanız tamamlanacağınızı düşünüyorsunuz veya bir insan sizi severse, bir işte yükselirseniz, bir gün herkes sizi anlarsa… İşte o zaman başlayacakmış gibi hayat.. Sanki şimdi yaşadığınız asıl hikâyenin önsözü!
Ya o gün hiç gelmezse?
Ya bütün ömrünüzü, yaşamak için gerekli sandığınız koşulları hazırlamakla geçirirseniz?
Evi kurup içine girmeyenler gibi... Sofrayı hazırlayıp yemeği soğutanlar gibi... Bir gün mutlu olabilmek uğruna bugünün bütün mutluluk ihtimallerini erteleyenler gibi…
Geleceğe yatırım yaptığımızı sanırken şimdiyi ipotek ediyoruz bazen...
Henüz yaşanmamış bir günün hatırına, elinizdeki tek gerçek zamanı harcıyorsunuz... Sonra dönüp bakıyorsunuz; takvimler dolmuş, hatıralar seyrelmiş, yüzünüz değişmiş..
Peki! Beklediğiniz hayat gelmiş mi? Belki gelmiştir... Fakat onu karşılayacak kişi çoktan değişmiştir.
İnsanın kendisine kurduğu en incelikli tuzaklardan biridir bu: Bir gün başlayacağına inanmak!
Başlangıcı sürekli ileriye taşımak.. Pazartesiye, yeni yıla, yeni eve, yeni işe, yeni birine… Her defasında başka bir eşik icat etmek. .. Eşiği geçmek yerine onun üzerinde yaşlanmak... Ve zaman; bütün bu hazırlıklarınızın arasında, tek bir açıklama yapmadan ilerler...
Zamanın acımasızlığı geçtiği için değil geçerken size hiçbir şey sormadığı içindir belki.
Hazır olup olmadığınızı umursamaz. Pişmanlığınızı dinlemez. Geri dönüp düzeltme hakkı tanımaz. Bir gün, yıllardır ertelediğiniz bir telefonun artık arayamayacağınız birine ait olduğunu öğrenirsiniz.
Bir başka gün çocukluğunuzun geçtiği evin yerinde başka bir bina yükselir... Bir zamanlar sonsuza kadar süreceğine inandığınız şey siz daha ne olduğunu anlamadan geçmiş zaman kipine dönüşür...
İşte o vakit anlarsınız geçmiş yalnızca geride bıraktıklarınızdan oluşmaz , geri dönemeyeceğiniz hâllerinizden de oluşur...
Çünkü özlediğiniz şey bazen bir insan değildir; onun yanındayken olduğunuz kişidir... Bir şehir değildir özlediğiniz, o şehrin sokaklarında........
