Yama, elbisenin aslında değilse, ilk rüzgarda düşer!
Türk siyaseti bugün basit bir iktidar-muhalefet gerilimi yaşamıyor. Mesele daha derin, daha köklü ve daha zihnîdir. Bir tarafta kökleri Selçuklu’dan Osmanlı’ya, oradan Cumhuriyet’in kurucu aklına uzanan bir devlet terbiyesi; diğer tarafta günübirlik öfkelere, sosyal medya reflekslerine ve kişisel hırslara teslim olmuş bir siyaset davranışı duruyor. Bu, bir rekabet değil; iki ayrı siyaset anlayışının varlık mücadelesidir.
Bugün tartıştığımız şey kişiler değil, karakterdir.
Çünkü siyaset, yalnızca karar üretme mekanizması değil; aynı zamanda bir medeniyetin kendini ifade etme biçimidir.
Bir toplumun siyaset dili, o toplumun iç dünyasının aynasıdır.
Eğer dil sertleşmişse, ruh yaralanmıştır.
Eğer siyaset bağırıyorsa, düşünce susmuştur.
Bizim geleneğimizde siyaset, galip gelme değil nizam kurma sanatıdır. Devlet adamı, rakibini yok ederek değil; toplumu ayakta tutarak büyür. Bu yüzden kadim terbiyede söz, kılıçtan keskindir ama hakaretten uzaktır. İtidal güçtür, öfke ise zaaf...
Mezarlıkta kadeh kaldırmayı özgürlük sanan, felaketlerin acısını espri malzemesi yapan veya toplumsal travmaları politik mizahın ham maddesine dönüştüren anlayış; biçimsel bir kusurun ötesinde ahlâki bir kırılmanın işaretidir. Çünkü bizim medeniyetimizde acı siyasete malzeme edilmez; siyaset acıya merhem olmak için vardır.
Devlet dediğimiz yapı, hukuki olduğu kadar ahlâki bir düzenin taşıyıcısıdır. Çocukların gözyaşı üzerinden politika üreten bir dil, seçmen bulabilir ama meşruiyet üretemez...
Önceki gün ortaya saçılan küfürlü mesajlar bir iletişim........
