Monroe’nun geri dönüşü ve enerji defterinin yeniden açılması: VENEZUELA
Venezuela’da dün yaşananlar ne anlık bir krizdir ne de kontrolsüz bir askerî kalkışma. Nicolás Maduro ve eşinin ülkesinden ABD helikopteriyle alınarak tutuklanmasıyla sonuçlanan süreç, uzun süredir adım adım inşa edilen bir stratejinin sahaya indirilmiş son halkasıdır. Bu tabloyu doğru okumak için tekil olaylara değil; son bir yılda birbirini tamamlayan sembolik, doktrinel ve fiilî hamlelere birlikte bakmak gerekir.
İlk adım, kamuoyunda yeterince tartışılmayan ama uluslararası sistem açısından son derece kritik bir sembolik müdahaleydi: Venezuela’daki iktidarın karşısında konumlanan Maria Morina Machado’ya Nobel Barış Ödülü verilmesi. Nobel Komitesinin ödülü, resmî olarak “Venezuela’da barışçıl çözümler için gösterdiği çaba” gerekçesiyle verilmiş olsa da, arka planda uluslararası meşruiyet sağlama ve Maduro rejimini yalnızlaştırma stratejisi yatmaktadır. Kısacası, ödül yalnızca bireysel bir başarıyı değil, ABD ve Batı yanlısı güçlerin Venezuela’daki muhalefeti desteklediğini sembolik olarak ilan eden bir hamleyi temsil eder. Sert güçten önce gelen bu tür yumuşak hamleler, sahada atılacak askerî ve diplomatik adımların vicdani ve ahlaki zeminini inşa eder.
İkinci ve asıl belirleyici aşama ise kasım ayında ABD’nin açıkladığı yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesidir. Bu belgede Washington, Batı Yarımküre’yi açık biçimde “öncelikli güvenlik alanı” olarak tanımlamış; Çin ve Rusya’nın Latin Amerika’daki ekonomik, askerî ve enerji temelli varlığını doğrudan tehdit kategorisine almıştır. Burada anlaşılması gereken kritik nokta, Monroe Doktrini’nin yeniden sahaya sürülmesidir. 1823’te ilan edilen doktrin, ABD’nin Batı Yarımküre’de Avrupa güçlerinin müdahalesine karşı kendi nüfuzunu garanti altına almayı hedefliyordu. 20. yüzyılın ikinci........
