Küresel su vizyonu ve Türkiye'nin 2035 rotası
Dünya, su yönetimi konusunda teknik bir süreçten çok daha öte, hayati bir eşikte duruyor. Birleşmiş Milletler’in (BM) 1977’deki Mar del Plata Konferansı’ndan bu yana ördüğü o büyük strateji ağı, bugün artık kapımıza dayanan iklim kriziyle birlikte bir “beka meselesine” dönüşmüş durumda. Bir tarım yazarı olarak, sahadaki tecrübelerimle bu uluslararası süreci okuduğumda, Türkiye’nin geçtiğimiz günlerde yürürlüğe giren Ulusal Su Planı (2026-2035) ile bu küresel kervanda nerede durduğunu çok daha net görebiliyorum.
BM’nin 1992 Dublin İlkeleri ile koyduğu o meşhur teşhis hala geçerliliğini koruyor: “Su sonlu ve hassas bir kaynaktır.” Ancak bu sonlu kaynağı yönetme biçimimiz, 2030 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarının merkezine oturan “Herkes için temiz su ve sanitasyon” hedefiyle artık daha insani ve daha bütünleşik bir boyut kazandı. BM’nin 2010 yılında suyu resmen bir “insan hakkı” olarak tanıması, aslında biz tarım yazarlarının ve teknik insanların yıllardır haykırdığı bir gerçeğin tesciliydi: Su yoksa gıda yok, gıda yoksa yaşam yok.
Peki, küresel ölçekteki bu devasa süreç, bizim topraklarımızda neye karşılık geliyor?
14 Mart 2026 tarihli Resmî Gazete ile hayatımıza giren Ulusal Su Planı, aslında BM’nin son yarım asırdır oluşturduğu o kümülatif aklın yerel bir yansımasıdır. Planda vurgulanan “ekosistem tabanlı yönetim” ve “risk yönetimi” vurguları, BM’nin 2023 Su Konferansı’nda altını çizdiği “Su-Gıda-Enerji Bağlantısı” ile birebir örtüşüyor.
Köşemde sık sık dile getirdiğim, tarımda vahşi sulamanın terk edilerek modern sistemlere geçilmesi gerekliliği, artık sadece bir mühendislik tavsiyesi değil; BM hedeflerine ve ulusal planımıza göre bir zorunluluktur. Türkiye’nin su stresi altındaki bir ülke olduğu gerçeğiyle yüzleşirken, 2035 yılına kadar çizilen bu rota, tarımsal üretimimizi iklimin insafından kurtarıp stratejik bir güvenliğe kavuşturma çabasıdır.
Bu süreçte bize düşen görev; sadece teknik........
