Sayın Öcalan’a, Duramayan İnsanlık Üzerine Bir Mektup
Uyarının Masumiyeti, Durdurmanın Bedeli
Durabilmek: Özgürlüğe açılan tarihsel, varoluşsal ve insani eşik… Bu mektubu yazarken giderek daha net bir şey beliriyor: İnsan konuşmayı seviyor ama durmayı sevmiyor. Hatta çoğu zaman konuşmayı, durmamak için kullanıyor. Anlatmak, açıklamak, yorumlamak; hepsi bir hareket hâli yaratıyor. Yazmak bile bazen bir duruş değil, bir kaçış biçimine dönüşebiliyor. Oysa bugün insanlığın temel sorunu düşünememesi değil; duramaması.
Durmak, çağımızda neredeyse suç gibi algılanıyor. Hareketsizlikle, geri kalmakla, etkisizlikle eş tutuluyor. Oysa durmak, tam tersine, yön duygusunu geri çağırmaktır. İnsanın kendisiyle, yaptığıyla ve sürdürdüğü hayatla sahici bir temas kurabilmesinin tek yolu durabilmektir. Görmek ancak durunca mümkün olur. Görmeyen insan ise, ne kadar hareket ederse etsin, aslında hep aynı yerde döner durur.
Duramayan İnsanlık ve Anlamın Askıya Alınışı
Bugün sürekli hareket eden, sürekli konuşan, sürekli üreten ama nereye gittiğini bilmeyen bir insanlık hâliyle karşı karşıyayız. Hız kutsallaştırıldı. Meşguliyet bir erdem gibi sunuldu. Üretkenlik, neredeyse ahlaki bir ölçüye dönüştürüldü. Bu atmosferde durmak, yalnızca zor değil; aynı zamanda tehdit edici bir eylem hâline geldi. Çünkü duran insan sorular sormaya başlar. Sorular ise duramayanı rahatsız eder.
İnsan neden duramaz? Çünkü durmak, bugüne kadar kendini tanımladığı her şeyi bir anlığına askıya almayı gerektirir. Rollerini, kimliklerini, görevlerini, alışkanlıklarını… Hız, başarı, görünürlük ve fayda üzerinden kurulan bütün anlam yapıları, durma anında çatlamaya başlar. İnsan bu çatlağın içine bakmaktan korkar. Bu yüzden durmaktansa, hızlanmayı seçer.
Durmayı öğrenmeden gelişimi anlayamayız. Durmayı öğrenmeden düğümleri çözemeyiz. Çünkü durmak, yalnızca bireysel bir içe dönüş değil; tarihsel akışı, kolektif yönelimleri ve kurulan anlamları da sorgulayabilme cesaretidir. Bu nedenle durmak bir lüks değil, varoluşsal bir zorunluluktur.
Düşünce hiç bu kadar çoğalmamıştı. Kavramlar, analizler, teoriler, ideolojiler her yeri kaplıyor. Ancak bu bolluğun içinde insanın kendisiyle teması giderek zayıflıyor. Düşünce, insanı kendisiyle yüzleştiren bir araç olmaktan çıkıp, çoğu zaman onu koruyan bir zırha dönüşüyor. Açıklamak, savunmak ve konum almak; insanı geçici olarak güvende hissettiriyor. Oysa bu güven, gerçek bir temas değil, ertelenmiş bir yüzleşmedir.
Durmak, işte bu ertelemenin sona erdiği yerdir.
İsminizin bu coğrafya için önemi ortadadır. İsminiz etrafında dönen gerçekler durmayı değil; var olanı parçalamayı, geri çekmeyi ve durmamayı çoğaltıyor. Bu hareketliliğin içinde, sürekli yeniden kurulan bir düşünce alanı açılıyor. Çünkü etrafınızda dönen tartışmalar yalnızca politik ya da tarihsel değildir. Bu tartışmalar, daha derinde, insanın mücadele ederken bile neden duramadığına dair temel bir soruyu görünür kılar. Burada söz konusu olan, durmayı herkesin kendisine yakıştırabilmesidir; ancak bu mümkün olmamaktadır. Asıl mesele, toplumların ve mücadelelerin kendi ürettikleri anlamların hızına kapılıp duramamasıdır. Çözülmenin ve yeniden kuruluşun içinde, durmayı ve görmeyi belirleyen bir duruş olması önemlidir. Belki de durması gereken, bu kesintisizliğe dışarıdan bakabilme cesaretidir.
Sorumluluk Nerede Başlar, Uyarı Nerede Biter
Bu farkı daha net görmek için, insanlık tarihinin çok eski bir refleksine bakmak gerekir: uyarmak ile durdurmak arasındaki ayrım.
Uyarının Masumiyeti, Durdurmanın Bedeli
Bir kral, kendisini yanlış kararlarından uyarmak ve........
