Bir Öğretmenin Ardından: “Bir Toplumun Aynası”
Bir öğretmenin, kendi öğrencisi tarafından öldürüldüğü bir ülkede yapılması gereken ilk şey suçlu aramak değil, aynaya bakmaktır. Çünkü bu tür trajediler hiçbir zaman tek bir bireyin öfkesinin ürünü değildir; onlar aynı zamanda bir toplumun uzun yıllar boyunca biriktirdiği sosyal, ekonomik ve kültürel kırılmaların görünür hale geldiği anlardır. Bu yüzden mesele yalnızca bir öğrencinin işlediği korkunç bir suç değil; aynı zamanda o öğrenciyi, o öfkeyi, o duyarsızlığı ve o kopuşu üreten toplumsal atmosferdir.
Son günlerde sosyal medyada paylaşılan bir cümle aslında bu meselenin önemli bir yönünü işaret ediyordu: “Yeni nesil öğretmenlerin eseri değil; travmalarını çocuklarına yükleyen ebeveynlerin eseridir.” Bu tespit belirli bir ölçüde doğrudur. Çünkü pedagojik ve sosyolojik literatür açıkça gösterir ki, bir çocuğun kişiliğini en çok şekillendiren alan aile ortamıdır. Kendi hayatında değer görmemiş, sevgi ve güven duygusunu tatmamış, sürekli aşağılanmış veya ihmal edilmiş bireyler ebeveyn olduklarında çoğu zaman iki uç davranış biçiminden birine savrulurlar. Bir kısmı kendi yaşadığı eksikliği telafi etmek istercesine çocuklarını aşırı merkezileştirir; onları gerçek hayatın sınırlarıyla tanıştırmayan, her istediğini hak olarak gören bir anlayışla büyütür. Böyle bir ortamda yetişen çocuk, paylaşmayı öğrenmez, empati geliştiremez ve dünyanın kendi etrafında döndüğüne inanarak büyür.
Fakat meselenin yalnızca bu tarafı yoktur. Bir başka büyük kesim ise kendi travmalarını doğrudan çocuklarına yansıtır. Sürekli gerginliğin, ekonomik kaygının, değersizlik duygusunun ve hayal kırıklıklarının hakim olduğu evlerde büyüyen çocuklar; sevgi ve güven yerine korku ve öfke atmosferinde yetişirler. Bu evlerde çocuklar bazen ihmal edilir, bazen sürekli azarlanır, bazen de fiziksel ya da........
