menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Etiğine, etine, kemiğine, vicdanına tahammülsüz!

23 0
previous day

1996 sonlarıydı… Genel yayın yönetmenliğini bırakmıştım. Gazetede sadece makale yazıyordum. Ama “gazetecilik” adına farklı ve doğru bir şeyler de yapabilmek istiyordum.

Şunlar oldu: 

-Birkaç dilde çok sayıda akademik ve mesleki “gazetecilik-medya” kitapları topladım. Yeni baştan öğrenmeye de anlatmaya da koyuldum.

-Öğrendiklerimi de kaç yılın deneyimini de aktarabilmek için üniversitelerde ders vermeye başladım. Birkaç ders birden. Habercilikten “medya etiği”ne kadar.

-Bunları bir örgüt çatısı altında da yapabilmek için, üyesi olduğum Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’yle yakın çalışmak istedim. Cemiyet Başkanı (rahmetli) Nail Güreli benden TGC için bir “etik-deontolojik” metin hazırlamamı istedi. Dünyadaki hemen hemen bütün mesleki deontolojik-etik metinlerini inceledim. Kimi ulusal, kimi uluslararası, kimi yerel, kimi örgütsel, kimi sadece bir medya kuruluşuna aitti.

-O çalışmadan “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi” çıktı. Metnin “beyanname” olmasını istemiştim ve nitekim 1998’de ilk elde 3 bin gazeteci “bildirge”yi imzaladı; TGC’de madde madde oylanarak kabul edildikten sonra.

-Aynı anda medya eleştirisi üstüne hem kendi gazetemde, bazen onu da eleştirerek, yazıyordum; hem başta ders verdiğim Bilgi Üniversitesi”ndeki Medyakronik, medya eleştirisi mecralarında, dergilerde. Çok sayıda konferans, panel vb.’de de.

-Bu “yeni dönemim”in ilk yılı sonunda Türkiye Basın Özgürlüğü Ödülü” verilmişti. Daha sonra TGC yönetimine de seçildim. Birkaç dönem sonra başkan yardımcılığı yaptım. Meslek örgütü bünyesinde çalıştım. (Ödül ve Bildirge, henüz yönetime girmediğim dönemdeydi.)

-“Bildirge” bir silsileye işaret ediyordu özellikle: Hak varsa, özgürlük var. Özgürlük varsa, sorumluluk var. Yani “etik” hak ve özgürlüğe dairdi. Elbette mekanik değil: Bireysel yahut bir gazetecilik mecrası olarak, hak ve özgürlüklerin kısıtlı olduğu bir ortamda (Türkiye, hemen her zaman) siz bireysel yahut topluca “sorumlu” gazetecilik yapabilirdiniz. Ama medyanın genelinde bu mümkün olmazdı.

-Mesele sadece, dıştan, devletten, o sıradaki kanunlardan, kimi güçlerden gelen kısıtlama ve baskılarla hak ve özgürlüklerin kısıtlı olması değildi. Bu kısıtlamalar gevşek olsa veya bulunmasa da, nasıl bir gazetecilik olmasıyla ilgiliydi. Yani gazeteciliğin kalbiyle, aklıyla, ruhuyla. Çünkü kendini özgür sananların birçoğu bu “sorumluluk”u idrak etmiyor, siyasi, ekonomik vb. muktedirlere yanaşma oluyordu.

-Bir süre sonra Milliyet’te “ombudsman” bulunması için de ısrar edecektim. Gazetenin koymadığı, sansürlediği, doğru bakmadığı haberler de haftada bir o sayfada “içeriden” eleştirilecekti.

Bunları şunun için sıraladım; Nihai derdimiz “etik gazetecilik”ti… Hak ve özgürlük, tabii sorumluluk bunun içindi. Hepsinin kökeni ise “vicdan”dı. Vicdanın gerçekten özgür olabilmesiydi. Vicdanın kaldırmaması, vicdanın harekete geçmesi ve elbette araştırma, bilgi, sık sık cesaret, sorgulamayla donanmasıydı. Ve hepsi hepsi, doğru haber, ama en çok da muktedirleri didikleyen, halka düzenin onlara çarpan neyi varsa, onlara dair ulaşmaya çalışan “iyi” gazetecilik içindi.

Epeydir “etik” yani cücüğü çıkarılarak “temiz gazetecilik” zannedilen şeyde bilhassa ısrardan vaz geçtim. Kavramdan, manasından, geniş anlamından değil elbette. “Tarafsız, objektif gazetecilik” vaazlarının çoğu esasında “gizlenen haberler”i maskelemek için kullanılıyordu zaten. “Vicdan” temel kriterdi artık.

Ancak esas önemlisi şu; “mağduriyet”ten geldiği iddiasındaki (ki kısmen doğru) bir iktidar, çeyrek asır sonunda, bırakın etiğini, gazeteciliğin etini kemirip kemiğini kıracak bir haşin ustalık” seviyesine geldi. İnce ince doğramalarına, önemli medya kuruluşlarını halkın parasıyla ele geçirip geçirtip içlerini oymalarına tanık olduk elbette… 

Lakin, çoğu genç, birçok gazeteci bütün bu ahval ve şerait içinde doğru, iyi, hakkıyla, vicdanlı, kamusal sorumluluk hissiyle gazetecilik yapmaya çalışıyor. Hem de nice şahsi veya kurumsal imkânsızlık îçinde. Ve kendine sözde gazetecilerden bir “yalakalık, uşaklık ordusu yaratmış iktidar, onlara tahammül edemiyor. Bir gün Merdan’ı, bir gün Alican’ı, bir gün Fatih’i, bir gün İsmail’i, bir gün Pınar’ı, bir gün Elif’i, bir gün Furkan’ı “içeri” kapatıyor. Gazetecilikle değilse de, hukukla, adalet peşinde bu vicdan mücadelesini veren Can’ı ve diğerlerini de kapattığı gibi.

Bu insanlar, sizin ve bizim, hala hakikatlerden yana umut duyabilmemiz için oradalar. Hem müteşekkiriz hem onlar adına da sorumluluklarımız var. Herkesin kendini “bir nevi gazeteci” görebildiği bu hızlı akış ve hızla unutuş çağında, hakiki haberciliğin, hakiki eleştirinin kıymeti hala çok ki, iktidar onca yanaşması, yalakası arasında bile gazetecikte direnen vicdandan huzursuz! Öyleyse huzursuzluğa devam!

 

 

  

 

   


© T24