Ülkeler ve rejimler değil “medeniyetler çatışması”
“Medeniyetler Çatışması” kavramı esas olarak Samuel P. Huntington tarafından ortaya atıldı. Huntington, kültür ve medeniyet blokları arasındaki çatışmanın kaçınılmaz olduğunu savunur… Şu günlerde Amerika (ABD) ve İsrail’in İran’a yaptığı saldırıyı izliyoruz. İzliyoruz ama neden ve sonuç ilişkisi kurmak yerine duygusal yargıda bulunuyoruz. Yapılan haber ve yorumlar her ne kadar sorunun çevresinde dolaşıyor olsa da bu savaşın kök nedenlerine yönelik bir değerlendirme eksik kalıyor. Burada üç kavram çıkıyor karşımıza: emperyalizm, medeniyetler arası savaş ve derinde bir pusu gibi duran ekonomik gücü kutsayan kapitalizm. Bunlar aslında eski medeniyet anlayışının hala insanlığı zihinsel kıskacı altında tuttuğunun göstergesidir. Evrensel bilinç anlayışının güç kazanmaması ve devlet / din otoritelerinin mülkiyet ve inanç paradigmaları arasındaki yarılma insanlığı hâlâ etkisi altında tutan ontolojik bir engel olmaya devam ediyor. Amerikan emperyalizmi, İsrail’in soykırımcı Siyonizm’i ve İran’daki gerici ve otoriter rejim hepsi de eskiyen ve insanı yok oluşun eşiğine taşıyan medeniyet anlayışının kalıntılarıdır.
Her şeyden önce en azından şunu anladık ki, bu çatışmanın yüzeydeki tepkisel ve yanlı söylemleri (rejim değişikliği, demokrasi, güvenlik gibi) sadece bir araç olarak kullanılıyor. Asıl motivasyon “egemenlik” odaklı ekonomik ve stratejik çıkarlar olabilir. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik politikaları, enerji yolları, bölgesel nüfuz ve Çin-Rusya karşısında denge kurma gibi somut çıkarlar ekseninde şekilleniyor. Rejim değişikliği veya ideolojik söylemler bu çıkarları meşrulaştırmanın bir aracı. Ancak asıl mesele daha da derinde.
Meseleye düşünce boyutu açısından bakacak olursak, devletler kendi halklarını ideolojik temellerde araçsallaştırıyor. Güç ve mülkiyet arasındaki ilişki, savaşın görünmeyen motoru oluyor. Etik ve medeniyet söylemleri, krizleri maskeliyor ama çözmüyor. Yani mesele bireysel liderler veya rejimler değil; evrensel bilinçten yoksun küresel güç ve ekonomi mantığı.
Bahsettiğim üç eksen –emperyalizm, medeniyetler çatışması ve kapitalizm– modern siyasal analizde kullanılan kategoriler olmak zorunda. Emperyalizm kavramı özellikle 20. yüzyıl boyunca büyük güçlerin askerî ve ekonomik müdahalelerini açıklamak için kullanıldı. Bu bağlamda örneğin Antonio Gramsci, hegemonya kavramıyla sorunun sadece askeri değil kültürel ve ideolojik biçimlerini de vurgulamıştı… Huntington, ideolojik blokların yerini kültürel/medeniyet bloklarının alacağını savunuyordu. Ancak bu tez çok eleştirildi; çünkü kültürel kimlikleri homojen varsayıyor ve iç farklılıkları göz ardı ediyordu. Ne var ki tezinde haklı çıktı. Kapitalizmin “ekonomik gücü kutsaması” meselesi ise daha çok küresel sistem analizine girer. Burada mesele yalnızca bir ülkenin politikası değil; enerji güvenliği, bölgesel güç dengeleri, askeri-endüstriyel yapı ve finansal çıkarların iç içe geçmiş olmasıdır. Bu da çatışmaları yalnızca ideolojik değil, yapısal hale getirir.
“Ontolojik engel” dediğim şey aslında siyaset felsefesinde şu soruya denk düşüyor: İnsanlık evrensel etik bilince doğru ilerliyor mu, yoksa güç ve çıkar mantığı tarihsel sürekliliğini hâlâ koruyor mu? Bu tartışma yeni değil. Immanuel Kant “ebedi barış” fikrini savunurken insan aklının evrensel hukuka yönelebileceğini düşünüyordu. Buna karşılık realist uluslararası ilişkiler teorisi, gücün belirleyici olmaya devam edeceğini savunur. Belki de meseleyi normatif ve felsefi bir çerçeveden çıkarıp farklı temellerde analiz yapmak faydalı olabilir: Güç dengesi, enerji, jeopolitik, güvenlik kaygıları açısından yapısal analiz. Ulusal anlatılar, din, kimlik siyaseti açısından İdeolojik analiz. Küresel kapitalist sistemin krizleri açısından ekonomik analiz. Ve elbette psikolojik-sosyolojik analiz; travmalar, kolektif hafıza, korku…
Güç arayışı insan doğası mı, kurumsal mantık mı(?) diye sorabiliriz. Eğer savaşların kökenini sadece mülkiyete indirgersek, şu soruyla karşılaşırız: Mülkiyet neden siyasal egemenlikle birleşiyor? Burada Max Weber’in tanımı oldukça kritik: Devlet, meşru fiziksel şiddet tekeline sahip olan yapıdır. Şiddet tekeli ve mülkiyet koruması birleştiğinde, güç birikimi kurumsallaşır.
Sonuçta, güncel bir kriz üzerinden hem güç, mülkiyet ve devlet ilişkilerini hem de bireysel ve toplumsal sorumluluğu somut şekilde görebilmek önemli. Karamsarlığı etik bir farkındalığa dönüştürmek ve yapısal, politik ve gündelik düzlemleri birbiriyle ilişkilendirebilmek de önemli. Bu yaklaşım krizleri anlamak ve dönüşüm fırsatını yakalamak için kritik bir perspektif sunar. Karmaşık güç ilişkilerini, etik sorumlulukları ve medeniyet krizini tartışıp anlamak yüzeysel yorumlardan daha gerekli. Dünyada –her nerede olursa olsun– olup bitenler sözünü ettiğimiz medeniyet kriziyle doğrudan ve derinden bağlantılıdır.
İran’a karşı bir savaş makinesiyle yapılan bu saldırı rejimle bir hesaplaşma değil, hatta anlaşsalar rejimin devamının sağlanmasının bile garantörü olabilirler. Yine de bu savaş İran halkının bu baskıcı, otoriter rejimden kurtulması ve laik demokratik bir düzenin inşa edilmesi adına vesile olacaksa bundan kimsenin şikâyeti olamaz. Rejimin vahşetinden kurtulmak yeni bir yaşamın kapısını açacak. Bu gerçekleşirse bilmeliyiz ki sonrası daha da güç bir süreci başlatacak; Amerika ve İsrail’den kurtulmak belaların daha büyüğü olabilir. Ancak İran halkı bu zorlu süreci atlatacak medeniyete ve iradeye sahiptir.
