menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sosyal medya mobbing’i ya da zorbalık zarafeti

15 26
17.02.2026

Sosyal medya ortamında oldukça irrite edici ve yıldırıcı bir insan karakteri ortaya çıkmış durumda. Ne bilmediğini bilmeden, bilir gibi davranarak gerçekten o alanda bilgi ve deneyimi olan insanlara değersizmiş gibi davranmayı marifet sayan bir insan karakteridir bu. “Hadsizlik” diye adlandırıp geçilecek bir durum değildir bu. Buna bir tür sosyal medya mobbing’i de diyebiliriz. Yüz yüze olmamaktan cesaret alıp en sivri dili kullanmayı bir üstünlük girişimi olarak algılamaları onların yaşadığı eziklik duygusundan kaynaklanmış olması gerek ki birini kırmak, incitmek nerdeyse biz haz kaynağına dönüştü... Abartıyor muyum?

Tarif ettiğim şey “iki laf atıp geçilecek bir hadsizlik”ten çok daha derin ve yaygın bir olgu:

Cehaletin özgüveni meselesi… “Ne bilmediğini bilmemek” durumu (Dunning–Kruger etkisi diye de bilinir) sosyal medyada özellikle görünür hale geliyor. Çünkü bilgiyle değil görünürlükle ödüllendirilen bir ortamdayız. En sivri, en kesin, en iddialı cümleler daha çok etkileşim alıyor. Bu da gerçek bilgi ve deneyimi değil, yüksek sesle konuşmayı teşvik ediyor.

Yüz yüze olmamanın verdiği sahte cesaret sahne alıyor. Ekran, empatiyi düşürüyor. Karşısında bir insan değil de sanal bir “profil” varmış gibi davranılıyor. Normalde yüz yüze söylemeyecekleri sözleri, hatta düşünmeyecekleri kibri, çok rahat sergileyebiliyorlar. Bu bir güç hissi yaratıyor: “Kırabiliyorum, demek ki güçlüyüm.” Bu, çoğu zaman içerideki bir eziklik / yetersizlik duygusunun telafisi, değersizleştirmenin hazza dönüşmesi…

Birini incitmenin haz kaynağına dönüşmesi, bireysel bir “kötülük”ten çok öğrenilmiş bir davranış. Sosyal medya algoritmaları bunu ödüllendiriyor: Alay beğeni gördükçe aşağılama kolaylaşıyor… Bu bir tür sosyal mobbing mi? Evet, özellikle uzmanlığı olan, emeği olan kişilere sistematik şekilde “sen kimsin” tavrıyla yaklaşılması, küçümseme ve değersizleştirme kesinlikle “dijital mobbing” tanımına girer. Üstelik çoğu zaman bunu yapanlar, o alanda gerçek bir üretim yapmayan ama o alanın hâkimiymiş gibi davranan kişiler oluyor. Bu insanlar çoğunluk değil ama en gürültülü azınlık. Gürültü, sayıyı olduğundan büyük gösteriyor.

Bu tiplerin önemli bir kısmı dikkate alınmaktan çok, iz bırakmaktan besleniyor. Sessiz kalınca bazen daha da sivrileşmeleri, sert tepki görünce ise kısa süreli bir zafer hissi yaşamaları bundan… Senin öfken, kırılman ya da sertliğin onlar için “Ben buradayım ve etki yaratıyorum” demek. Bu yüzden sert tepki, çoğu zaman yangına benzin oluyor. Ama susmak da her zaman erdem değil.

Sürekli susmak, özellikle emeği ve bilgisi olan insanlar için içten içe bir özsaygı aşınması yaratabiliyor. “Hep yutan taraf ben oluyorum” hissi zamanla insanı yoruyor. Yani sert tepki verdiğin anlar bir zayıflık değil, insanlık hali.

Bu insanların asıl haz aldıkları şey duygusal kontrol. “Birinin duygusunu ben yönetiyorum” hissi rahatsızlık yaratmaktan haz almalarının sebebidir. Bu küçük ama çok zehirli bir güç sarhoşluğu; asıl mesele seni konumundan oynatmak.

Sonuçta küçük düşürmek bir zorba zarafeti gibi duruyor. Bu tam anlamıyla oksimoronik bir durum: Sahte bir zarafet; kabalığı incelik kılığına sokma çabası… “Zorba zarafeti” dediğim şey, aslında şuna dayanıyor:

Zorba, artık kaba olmakla yetinmiyor; lafını “akıllıca” söylüyor gibi yapıyor, küçümsemeyi espriyle cilalıyor, incitmeyi zekâ göstergesi gibi sunuyor. Ortaya çıkan şey zarafet değil; estetikle kamufle edilmiş tahakküm… Bu “zarif zorbalık” özellikle sosyal medyada tutuyor çünkü takdir eden ve bununla eğlenen bir izleyici kitlesi var. İzleyici olduğu anda küçümseme bir performansa dönüşüyor. Alkış aldıkça da kendini meşrulaştırıyor.

Bir “hak” temelinde kullanılan zorbalık ve sertlik “dürüstlük” diye pazarlanıyor. İncelik zayıflık sanılıyor; sükûnet pasiflik; düşünmekse vakit kaybı. Böyle olunca, bağıran haklıymış gibi, kıran güçlüymüş gibi görünüyor. Ama şurada küçük bir umut var – ve bence asıl önemli olan da bu: Medeniyet hiçbir zaman çoğunluğun işi olmadı. Az sayıda insanın ısrarıydı. Tarihte de hep böyleydi. Gürültü dönemleri oldu, barbarlık yükseldi, ama dili, ahlakı ve ölçüyü koruyan küçük bir damar hiç kaybolmadı. Bugün o damar pek görünmüyor belki ama hâlâ yaşıyor.

Zorbalıktan, hoyratlıktan, gürültüden rahatsız olan insanın arada bir “acaba sorun bende mi?” diye sorması çok insani. Öfke duyması ve tepki göstermesi bir duyarlık göstergesidir. Asıl tehlikeli olan, hiçbir kuşku duymamak. Çünkü kuşku, ahlaki pusulanın hâlâ devrede olduğunu gösterir. Şu ayrımı akılda tutmak belki iyi gelir: Kuşku, düşüncenin derinleşmesidir. İşte, kendi doğrusundan kuşku duymayanların halleridir buraya kadar tartıştığımız. Hadsizlik de tam burada baş gösterir…


© T24