Fon krizi, mağdurların dava hakları ve Anayasa
Sade vatandaşın gündemi ekonomi. Geçim sıkıntısı giderek ağırlaşıyor. Birileri cukkaladıkça diğerleri daha da fakirleşiyor. Aradaki uçurum büyüyor. Son fon krizi de bunun tuzu biberi oldu.
Sermaye Piyasası Kurulu (SPK), 17 Eylül 2026 tarihinde yedi portföy yönetim şirketine ait 131 yatırım fonunun tasfiyesine karar verdi. Söz konusu fonlarda 455 bin 758 yatırımcının bulunduğu belirtiliyor. Krizin merkezinde, başta TERA Holding bünyesindeki fonlar olmak üzere bazı yatırım fonlarının olağanüstü getirileri ve bunların nasıl elde edildiğine ilişkin iddialar var.
Örneğin TERA Portföy bünyesindeki TLY fonunun bir dönem yüzde 15 bini aşan kümülatif getiri sağladığı bildirildi. İddialara göre bazı fonlar, borsada dolaşımdaki pay miktarı sınırlı olan şirketlerin hisselerini yoğun biçimde satın aldı. Bu alımlar hisse fiyatlarını yükseltti. Hisse fiyatları yükseldikçe fonların kayıtlı değeri de arttı. Olağanüstü getiriler yeni yatırımcıları çekti. Gelgelelim yatırımcılar paralarını geri istemeye başlayınca, fonların ellerindeki varlıkları kayıtlı değerleri karşılığında nakde çevirmekte zorlandıkları görüldü.
Başka bir deyişle kâğıt üzerinde görünen değer ile piyasada fiilen elde edilebilecek para arasında ciddi bir fark ortaya çıktı. Yani yapay şekilde şişen balon patladı.
Bütün bunların ne ölçüde hukuka aykırı işlemlerden kaynaklandığı, yürütülen soruşturma ve yargılamalarda açıklığa kavuşacak. Fakat olayın kamu hukuku boyutu kesinlikle atlanmamalı. Bu yazıda o boyuta dikkat çekmek istiyorum.
Sermaye piyasası kurulunun sorumluluğu
Akıldan çıkarılmaması gerekir ki bu fon krizi, özel şirketler kadar devlet kurumlarının da sorumluluğunu gündeme getiriyor. Bu bakımdan özellikle SPK’nın durumu önemlidir.
SPK’nın yürüttüğü denetim görevi, anayasal bir görevdir. Anayasa’nın piyasaların denetimi konulu 167’inci maddesine göre:
“Devlet, para, kredi, sermaye, mal ve hizmet piyasalarının sağlıklı ve düzenli işlemelerini sağlayıcı ve geliştirici tedbirleri alır; piyasalarda fiili veya anlaşma sonucu doğacak tekelleşme ve kartelleşmeyi önler.”
Burada, Anayasa’nın sermaye piyasalarını açıkça andığını görüyoruz. Bu dünya anayasalarında çok yaygın değildir.
Devletin bu alandaki görevi, yalnızca piyasaya müdahale etmekten kaçınmakla sınırlı tutulmamış, piyasaların sağlıklı ve düzenli işlemesini sağlayacak tedbirlerin alınması da öngörülmüştür. Başka bir deyişle Türk Anayasası, piyasa ekonomisini bütün sonuçlarıyla kendi hâline bırakılmış bir alan olarak görmemektedir. Piyasanın işleyişini güvence altına alacak kamusal düzenleme ve denetim mekanizmalarını gerekli saymaktadır.
Bu hüküm olmasaydı da devletin bu yönde yükümlülüğü tabii ki olacaktı. Fakat Anayasa'da böyle açık bir hükme yer verilmesi, devletin denetim yükümlülüğünün kapsamını belirlemek ve olası kusurunu değerlendirmek bakımından ayrıca önem taşıyor. Hatta bence bir konuda spesifik bir anayasa hükmünün varlığı, idarenin o alandaki özen yükümlülüğünü ağırlaştırır. Bu husus, özellikle doğan zararlar bakımından hizmet kusurunun belirlenmesinde dikkate alınmak durumundadır.
Kuşkusuz bu madde, devlete yatırımcıların bütün zararlarını karşılama görevi vermiyor. Sermaye piyasalarında yatırım yapan kişi, olağan piyasa riskini üstlenir. Bir şirketin kötü yönetilmesi, ekonomik koşulların değişmesi veya yatırım kararının isabetsiz olması nedeniyle ortaya çıkan zararlar kural olarak yatırımcıya aittir.
Ancak olağan piyasa riskinin gerçekleşmesi ile hukuka aykırı piyasa işlemlerinin kamu makamlarınca gerektiği gibi denetlenmemesinden doğan zarar aynı hukuki nitelikte değil. Anayasa’nın 167'nci maddesi özellikle ikinci ihtimal bakımından önemlidir.
Bu ihtimal, bizi........
