menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Aşağıdaki Pencere ve kadın yaratıcılığının yeraltı hikâyesi

23 0
13.03.2026

Yazar Alis Çalışkan, yönetmen İlyas Özçakır ve oyuncu Gül Doğa Selvi imzasını taşıyan Aşağıdaki Pencere, sadece genç bir kadın yazarın yaratım sürecini anlatan bir sahne hikâyesi değildir. Oyun çok daha sert bir gerçekle yüzleştirir seyirciyi: Bu düzende bazı metinler yazılamaz. Çünkü onları yazacak kadınların nefes alabileceği bir alan yoktur. Dişil metinler, eleştirel düşünceler ve ekofeminist kaygılar piyasa koşullarının dar koridorlarında daha doğmadan boğulur. Böyle bir dünyada yalnızca yazar değil, metin de hayatta kalma mücadelesi verir. Aşağıdaki Pencere tam da bu yüzden bir yazma hikâyesi değil; bastırılan düşüncenin, boğulan cümlelerin ve sistemle uyuşmayan bir kadın sesinin yeraltına itilişinin hikâyesidir.

Bir kadının yazabilmesi için hangi koşullar gerekir? Virginia Woolf’un yüzyıla yaklaşan düşüncesi, kadınların yaratıcı üretim için kendilerine ait bir mekâna ihtiyaç duyduğunu hatırlatıyordu. Ancak Aşağıdaki Pencere bu fikre beklenmedik bir yerden yaklaşır ve Woolf’un hayal ettiği o özgür alanı neredeyse tersine çevirir. Çünkü burada bir kadının yazdığı yer bir oda değil, sistemin altına itilmiş dar bir bodrum katıdır. Üstelik bu bodrum katı her an kaybedilebilecek kadar kırılgan bir barınaktır. Sistem altında varoluş ve yaratım sancıları çeken karakter, her an kapının önüne konabilecek kadar ağır ekonomik zorluklar içindedir; hatta açlık sınırındadır.

Woolf’tan yaklaşık bir yüzyıl sonra Alis Çalışkan, bir kadın için bu ülkede ne yazacak bir oda, ne temel ihtiyaçlarını karşılayacak bir toplumsal zemin ne de özgür üretimi destekleyecek bir kültürel iklim bulunduğunu anlatır. Yine de oyun, yaratıcı ruhların hayatta kalabilmek için duyduğu o iflah olmaz üretme ihtiyacının nasıl sansüre ve ardından otosansüre dönüştüğüne tanıklık ettirir seyirciyi. Düşüncesini tamamen imha etmemek için geliştirilen bu refleks, zamanla zihinsel bir savunma mekanizmasına dönüşür. Bu direnme hâli, yer yer ince bir mizahla anlatılır; böylece hüzünlü, sancılı ve haksız piyasa otoritelerinin gölgesinde kalan yazarın, metnini ve karakterini yaşatma çabası derin bir sızı yaratır.  Çünkü görünmez güçlerin iklimin her zerresine indirdiği sansür yazarın diline de sızar ve bir tercih değil, varoluş için zorunlu bir savunma mekanizmasına dönüşür. Böylece otosansür, bodrum katının fiziksel baskısına eklenen zihinsel bir hapishane gibi yerleşir.

Feminist coğrafyacı Doreen Massey’nin hatırlattığı gibi mekân hiçbir zaman nötr değildir; toplumsal güç ilişkileri mekânın nasıl deneyimlendiğini belirler. Bu yüzden oyundaki bodrum katı yalnızca bir dekor değil; aynı zamanda bir konumdur. Yukarıdaki hareket ile aşağıdaki sıkışma arasındaki mesafe, sahnede görünür hâle gelen bir toplumsal hiyerarşiye dönüşür.

Oyunun arka planında sürekli hissedilen kentsel dönüşüm hikâyesi bu mekânsal metaforu daha da keskinleştirir. Bir yerlerde binalar yıkılır, mahalleler ortadan kalkar ve şehir yeniden kurulmaya başlar. Ancak bu dönüşüm yalnızca betonun yer değiştirmesi değildir; aynı zamanda hayatların yeniden dağıtılmasıdır. Her dönüşüm birilerini yukarı taşırken kadın yazarı tam bu eşikte, en dipte, tehdit altında tutmaya devam eder.

Yönetmen İlyas Özçakır’ın rejisi bu metaforik yapıyı son derece berrak bir sahne diliyle kurar. Özçakır, metnin politik ve düşünsel yoğunluğunu sahnede gereksiz abartılara başvurmadan, minimal ama etkili bir atmosferle görünür kılar. Bodrum mekânının sıkışmışlığı ışık ve oyuncu hareketleriyle sürekli yeniden üretilir; yukarıdaki dünyanın varlığı ise çoğu zaman yalnızca sesler, gölgeler ve geçip giden ayaklarla hissedilir. Bu tercih, oyunun merkezindeki “aşağıda kalma” duygusunu sahnede somut bir deneyime dönüştürür. Gül Doğa Selvi’nin performansı da burada belirleyici bir ağırlık taşır. Dekor adeta beden aracılığıyla deşifre edilir. Oyuncunun bedenine yapışan bej renkli kostüm neredeyse ikinci bir deri gibi çalışır ve karakterin kırılganlığını açığa çıkarır. Zaman zaman üzerine giyilen paçavra parçaları ise karakterin kendisini yeniden kurma, kabuk değiştirme çabasını somutlaştırır. Bu yüzden sahnedeki beden yalnızca bir karakteri değil, kendisinden itinayla esirgenen eksik malzemelerle kendini kurmaya çalışan bir öznenin sürecini temsil eder.

Aşağıdaki Pencere sonunda seyirciyi basit ama sarsıcı bir soruyla baş başa bırakır: Bir kadın yazabilmek için kendini ne kadar yok etmek ve metninin ne kadarını değiştirmek zorunda kalır? Bir metni yazabilmek için ne kadarını silmek gerekir? Virginia Woolf kadınların yazabilmesi için bir oda hayal etmişti; bu oyun ise o odanın çoğu zaman hiç var olmadığını, yerini tehditlerle dolu dar bir bodrum katına bıraktığını hatırlatır. Yukarıdaki hayat akıp giderken aşağıda kalan yalnızca bir beden değildir; aynı zamanda bastırılmış bir ses, tamamlanamamış bir cümle ve sömürülen gizli kaynaklardır. Ve bazen bir şehir yeniden kurulduğunda, en çok o cümleler enkazın altında kalır.

Yazan Alis Çalışkan Yönetmen İlyas Özçakır Dramaturji Ekip Çalışması Işık Tasarımı Utku Kara Dekor, Kostüm ve Kukla Tasarımı Hilal Polat Müzik Ses Tasarımı Nadir Kaya Video Tasarım/Kurgu Atakan Yılmaz, Ece Latifaoğlu Hareket Danışmanı Çağdaş Ekin Şişman Yönetmen Yardımcısı Ezgi Yazıcı Afiş Tasarım Alis Çalışkan, Ayçin Çalışkan, Yaşam Özlem Gülseven Fotoğraf Levent Oğuz Yapım Temsili Sahne Oynayan Gül Doğa Selvi

© T24