Ayşegül Japonya’da…
Japonya'ya daha önce de gezisine katıldığım oldukça uygun fiyatlı bir turla gidiyoruz. 12 saatten uzun bir uçuş olacak ve fakat uçak neredeyse bir minibüs konforunda. Orijinali 2- 4 -2 oturma düzeninde olan uçağı THY 3-3-3’e çevirmiş yani 1 sıra daha eklemiş bu işlerden anlayan bir arkadaşımın söylediğine göre. Sonuç tabii bir felaket – ufak tefek bir kadın olan bendeniz bile zor sığıyorum koltuklara. İkram da maalesef kötü. Bu kadar uzun yolculukta sadece şarap var içki olarak; o da sadece yemekte ve bardakla. Eskiden THY ile uçmak başlı başına bir keyifti…
Ertesi gün sabah Tokyo Narita havalimanına varıyoruz. Bayağı çirkin bir hava limanı doğrusu. Hemen tur otobüsüne biniliyor ve şehir turu başlıyor. Mimari karışık- İstanbul gibi. Yüksek binalar, alçak binalar, kimi güzel, kimi çirkin. Ciddi bir trafik var ama beklentinin aksine çok fazla insan yok. ‘’Herkes işte, çalışıyor’’ diyor rehberimiz. Türkiye’deki pek çok insan gibi rehberimiz de Japonları seviyor belli ki – ne kadar ahlaklı, çalışkan, yurtsever olduklarından bahsediyor.
Malum Japonya’ya vize yok ama Ordu’luları almıyorlarmış rehberin söylediğine göre! Yıllar önce bir Ordu’lu gelmiş; arkasından da bütün köyü getirmiş! Onun için Ordu’lulara bayağı sorun çıkarıyorlarmış girişte.
İlk durağımıza geldik- Asakusa Sensoji Tapınağı. Tokyo’nun en eski ve önemli Budist Tapınağı imiş. Yapılışı 7.yüzyıla kadar gidiyor ama 1945’te Amerikan bombardımanında tamamen yıkılmış ve 1959’da yeniden yapılmış. Hem tapınak çevresi, hem de önünde uzanan Nakamise caddesi inanılmaz kalabalık. Nasıl olmasın ki yılda 30 milyon insan ziyaret ediyormuş tapınağı. Geyşa kıyafetli genç kızlar, samuray kıyafetli delikanlılar da var aralarda. Sağda solda yüzlerce yeme içme ve hediyelik eşya dükkanı. Yorgunluktan ve kalabalıktan başımız dönüyor; birer kahve alıp oturuyoruz bir kenarda. Bugün son durak ünlü Ginza caddesi. Gerçekten çok şık bir cadde. Ginza’nın ünlü alışveriş merkezleri dışında sağlı sollu bildiğimiz ne kadar marka varsa dizilmiş- Dior mu istersiniz Celine mi? Ama en çok ilgi gören tam 10 katlı Uniqlo mağazası oldu muhtemelen. Haberiniz olsun dünyanın diğer yerlerindeki mağazalarından daha ucuz ve bedenler daha küçük.
Bu uzun günün sonunda nihayet otobüsle otelimize geldik. Kalacağımız oteller hep 3 yıldız ve benim beklentim oldukça kötümser. Odalar söylendiği gibi küçük tabii, ama tek kişi için gayet iyi, beklentimin bayağı üstünde. İki kişi biraz zor olabilir. Banyo nedense tüm otellerde yaklaşık 25 -30 cmlik bir yükseltide- biraz tuhaf doğrusu. Tuvaletlere gelince – amanin o nasıl bir lükstür! Otel tuvaletleri değil sadece, tüm umumi tuvaletler ısıtmalı! Yanlarında 5-6 tane düğme, ısı ayarı, su ayarı vb. Yıllar önce İstanbul’da 5 yıldızlı bir otelde vardı bunlardan, ilk orada görmüştüm. Japonya’da ise bütün tuvaletler böyle ve inanın hepsi “Mükemmel Günler” filmindeki gibi tertemiz. Zaten genel olarak her yer inanılmaz temiz- yollarda tek bir çöp, kağıt, izmarit vb görmek mümkün değil; üstelik ortalıkta çöp kovası da yok. 1995’de Tokyo metrosundaki sarin gazı saldırısından sonra çöp tenekeleri kaldırılmış. Herkes çöpünü kendi yanında taşıyor- ya evine götürüyor ya da bulabildiği bir çöp tenekesine atıyor. Tur bizi de önceden uyardı yanımızda küçük torbalar taşımamız konusunda.
Otelde biraz dinlendikten sonra yemek yemek için dışarı çıkıyoruz. Yakınlardaki bir restorana giriyoruz fakat hayat zor. Her şey Japonca ve yemekleri hemen lokantanın girişindeki bir ekrandan ısmarlamak gerekiyor. Fotoğrafları var ama içinde ne var bilmek mümkün değil tabii. Neyse bir görevliden yardım istiyoruz ama maalesef Japonya’da İngilizce pek yaygın değil. Neyse bir tuşa basıyor ve İngilizce menü geliyor. Ben Japon mutfağına pek düşkün biri değilim. Dünyada en çok Michelen yıldızlı lokanta Tokyo’da imiş- demek ki önemli bir mutfak ama bana çok hitap etmiyor. Ve fakat 10 gün boyunca Japon yemeği yiyoruz çünkü başka lokantaya rastlamadık doğrusu. Aramadık da gerçi. Sonuç: 1,5 kg vererek geri dönüyorum.
Ertesi gün ünlü Fujisan’a gitmek üzere yola çıkıyoruz. Tokyo bir kanallar ve köprüler şehri. Çok yeşil değil, sakuralar da ne yazık ki henüz açmamış. Yollarda yapraksız manolya ağaçları var bolca, bir de tuhaf şekilli bir tür çam. Trafik soldan- tuhaf çünkü Japonya hiç İngiliz sömürgesi olmamış. Nedeni Japonların ilk tren yollarını İngilizlere yaptırmalarıymış Wikipedia’ya göre. Apartmanların balkonları var ve neredeyse hepsinde çamaşır asılı – iplerde değil askılarda. Şehrin pek çok yerinde elektrik telleri ortalıkta- bu kadar gelişmiş bir ülke için şaşırtıcı. Yavaş yavaş şehirden çıkıp kırsala doğru yol alıyoruz. Manzaralar güzel tabii- hem ada ülkesi hem de dağlık. Köylerde evler dip dibe ve minicik. Birkaç eski Japon mimarisinde yapı görüyoruz -herhalde buralar bombalanmamış 1945’te.
Sonunda Fuji dağı 5. istasyona varıyoruz. Burası bir fotoğraf noktası. Dağın bulunduğu tabiat parkına girilemiyor. Buraya intihar ormanı deniyormuş; harakiri yapma sevdasına düşenlerin favori lokasyonuymuş. Bu kadar da değil, 7 turistin de burada intihar ettiği saptanınca tur otobüslerine giriş yasaklanmış rehberimizin söylediğine göre. Gerçekten muhteşem bir dağ- hele Kawaguchi Gölü’nün kıyısından seyrine doyum olmuyor. Fuji Japonlar tarafından kutsal sayılıyor; sadece Fuji değil, dağdaki 8 kaynaktan akarak Oshino Hakkai köyünde oluşan 8 göl de kutsal sayılıyor ve tarihi 12. Yüzyıla kadar gidiyor. İnançlı Japonlar birinci gölden sekizinci göle kadar yürüyerek hacı oluyorlarmış; e biz de olduk tabii buraya kadar gelmişken. Fujisan ve 8 göl Unesco Dünya Kültürel Mirasına dahil olmuş 2013 yılında.
Yerel bir lokantada öğle yemeğine geldi sıra. Biz 3 arkadaş hemen sakelerimizi söyledik. Önce........
