menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ne pahasına?

21 0
18.03.2026

Adalet mülkün, yani devlet idaresinin temelidir denmiştir. Adaletin bilimi ve felsefesi ise hukuktur, insanlığın ortak hukuku, evrensel hukuk. Bir de ulusal hukuk sistemleri var, belirli bir devletin, ülkenin benimsediği, usule bağladığı kurallar bütünü.

Bunları hatırlatıyorum, çünkü geçen yüzyılın tersine bu “milenyum” yüzyılı hukuk açısından pek berbat gidiyor, hem bizim ülkemizde, hem de küresel düzeyde.

Geçen yüzyıl, iki dünya savaşının yarattığı dehşet sonucunda, biraz da sosyalizm korkusuyla, insanlığın bulduğu en iyi hukuk ilkelerini ortaklaştırmaya başlayabilmişti. Şimdi ise her yerde küçüklü büyüklü emperyaller hukuku hızla terk etmek cüreti içindeler.

Yahudi halkı soykırımcı, yayılmacı “hayat sahası (Lebensraum)” politikasının geçen yüzyıldaki temsilcisi Hitler’in bir numaralı kurbanıydı. Şimdi Netanyahu yönetimi o yayılmacılığı çağrıştıran saldırganlığıyla, uluslararası hukukdışılığın bu yüzyıldaki açık ara şampiyonluğunu yapıyor. 

Hukukdışılık belki tüm devletlerin mensuplarınca, ama en çok çapsız kurnazlar, sahteciler ve çıkarcılar tarafından sevilen “iş”. Her tür denetim açığını anında görüp kullanıyorlar. Sizin de dediğiniz üzere, “bunların eline yetki vermek deliyi berber yapıp eline ustura vermek gibi bir şey” sevgili İbrahim Balaban. -Deliler beni bağışlasın.

Savaş, özellikle saldırganlık, evrensel hukuka göre suçtur. Her şeyden önce İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin “Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır” diyen 3. maddesine aykırı. Son yılların zebanileri saldırıyor ve savaşıyorlar ama, adını “savaş” değil, “müdahale, operasyon” vb. koyuyorlar.  

Son savaşların en dikkat çekici özelliği, öncelikle üst düzey liderlerin ve devlet yöneticilerinin hedef alınması ve öldürülmesi oldu. ABD, Venezuella’nın devlet başkanına el koyduktan sonra İsrail ile birlikte İran’ın liderlerini tek tek öldürmeye başladı.

Benim hatırlayabildiğim, suikaste uğrayan ilk devlet başkanı, 1964’te öldürülen ABD Başkanı J.F. Kennedy’ydi. 1988’de Pakistan Cumhurbaşkanı Ziya ül Hak’ın bir uçak kazasında ölmesi de suikast kuşkuları uyandırmıştı. Her durumda ikisi de fail olarak gizli birtakım odaklara işaret eden olaylardı, günümüzdeki gibi davul zurnayla ilan edilen, ayan beyan zafer sayılan olaylardan değil.

Fethiye Çetin’in 4 Mart 2026 tarihli, “‘Cemiyet-i Mukaddes’ten ‘Kutsal Devlet’e” başlıklı yazısı bu açıdan pek yeni olmayan problematiği yeniden hatırlatıyordu: Başlıca yöntemleri suikast olan gizli çetelerin siyasette etkili olabilmesi meselesi. Çetin bu yazısında, söz konusu olgunun tarihsel ve güncel belirtilerine bir kez daha dikkat çekiyor.

Çetin’in analizi ve vargısı bizim ülkemiz için temel önemde olmakla birlikte, onyıllardır her yönden küreselleşen hayatımızda çağrıştırdığı sayısız başka örnek ve daha önemlisi, bir tür daha geniş ana çizgi de var. Çetin, bu ana çizgiye çok kısaca da olsa değiniyor aslında. Şöyle diyor:

“... artık kutsal olan devlettir. Devletin kutsal sayıldığı yerde bildik anlamda yurttaş da olamaz ve olamıyor da… Zira kutsalın olduğu yerde insanın bir kıymet-i harbiyesi yoktur.”

Burada ilk dikkat çeken, “artık” zarfı oluyor; “artık kutsal olan”, devlettir. Bu yancümleyi şöyle anlayabiliriz sanıyorum: Daha önce başka bir kutsal vardı, şimdi ise, kutsal olan devlettir. Gerçekten de, siyaset biliminde devlet bahsinde öğrenilen ilk tarihsel bilgilerden biridir: Egemenliğini tanrısal güçlere dayandıran krallık vb. mutlakiyetçi rejimlerden sonra, egemenliğini insanlara, yani yurttaşlara dayandıran rejimlere ve giderek temsilî demokrasilere geçilmiştir...

Bu satırları yazarken, sesini kısıp ara ara altyazılarına baktığım televizyonda İran istihbarat şefinin öldürüldüğü haberini okuyor ve güncele dönüyorum. Aklımda “İkarus’un İ’si” adlı, 1979 tarihli nefis film.

Bugün çeteler olgusu ulusal düzey kadar uluslararası düzeyde de yaygınlık kazanıyor. Sermaye birikimi gibi, bazı devletlerin güç birikimi de çığırından çıkmış durumda. Çığırından çıktıkça saldıracak yer arıyorlar.

Durumu anlatacak iyi cümleler kurmaya çalışırken, konuyla ilgili en yeni ve en iyi analizlerden birini Evren Balta’nın yazdığını hatırladım. Özellikle bitiş cümlesini:

“Bu yüzden muhtemelen bizi bekleyen şey barış değil, ateşkesler arasına sıkışmış sürekli savaş hali olacak.”

Kapitalizmin asıl “hedef”i de temelde bu değil mi? Ateşkesler arasına sıkışmış sürekli savaş hali? Yeni yordamları ise savaşa mümkün olduğu kadar kendi vatandaşlarından çok, vekil tayin ettikleri, “vekâlet savaşı” dedikleri her türden çeteciyi göndermek. Kendi vatandaşlarının da en “sahipsiz”lerini. Etiği öldürmek pahasına...

Bu koşullarda CHP’nin etrafında oluşan sosyal ve demokrat dinamik inanılmaz derecede değerli. Gerçek bir halk hareketi bu yükselen. Hayat dolu bir şans. Bizim toplumun en iyi birikimlerini bir araya getirebilecek nitelikte. Umarım bütün güzel çeşitlenmelerimizle toplumcak değerini bilmeyi başarırız.

Bir tanıklık notu.

Faruk Bildirici, İBB duruşmalarını izleyen gazetecilerin duruşma salonunda arka sıralara, “kör noktalara” itilmeleriyle ilgili olarak, bu duruma 12 Eylül’ün sıkıyönetim mahkemelerinde bile rastlanmadığını kendi tanıklığına dayanarak anlatıyor. Gerçekten de, benim de sanıklarından olduğum TKP Ankara toplu davasında da diğer davalardaki gibi, avukatların yanı sıra gazeteciler en öndeki yüksek platformlarda otururlardı...

Bu tür dönem karşılaştırmalarında her seferinde eklemeden geçmek istemediğim bir olguyu burada da belirteyim: 12 Eylül sıkıyönetim mahkemeleri işkence duyurularımızı zapta geçirmemek konusunda mutlak bir kararlılık içindeydiler. Oysa böyle davranmakla, yani suç duyurularını kayda geçmemekle resmen suç işlemiş oluyorlardı. Ancak, kimi kime şikâyet edeceksiniz meselesi var. Diyeceğim, her dönemin hukuksuzluğu kendine göre.

Bir son dakika notu: Hukuksuzlukta bir adım daha atılarak, duruşmaları izleyecek gazetecilerin “akredite” yani onaylı olmaları şartı getirilmiş. Her tür hukukun, demek ki adaletin görünüşten ibaret kalması için iktidarın atabileceği başka adım kaldı mı diyeceğim ama, bulurlar mutlaka.

Devletin kirli sırları ile gazetecilik arasındaki ilişkiyi konu alan en iyi filmlerden biri olan “The Post” adlı filmi de anmadan bitirmeyeyim. Bu ilişkide devletin nereye kadar geriletilebileceği konusunu ölçüp biçmek için vazgeçilmez bir film. 


© T24