menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye'nin rejim yolculuğunda dönüm noktasına mı geldik?

28 0
07.06.2026

Mutlakiyetten meşrutiyete, meşrutiyetten cumhuriyete uzanan, 1876'dan bugünlere gelen ve bu yıl bir buçuk asrı tamamlamış bir rejim yolculuğumuz var.

Sultan II. Mahmut’un döneminden itibaren devletin kurumsal kimliği reformcu bir zemine dayanıyor. Avrupa standartlarında modern bir ordunun kurulması; Türkiye'de laik yaşamın ilk adımlarından birisi sayılan kıyafet reformu ile her millete ve dine mensup tebaasının kamu hizmetinde fes ve setre pantolon giymesi; geleneksel şeriat hukuna alternatif ve zamanla onun üzerinde yer alacak "adliye" anlayışının ve yüksek mahkemelerin tesisi, bu yönde atılmış ilk adımlardı. Bazı kesimlerin muhafazakâr olarak kodlamasına rağmen II. Abdülhamit bile reform çabalarını durmaksızın devam ettirmişti. Onun döneminde ülkenin birçok köşesinde bugün de eğitimine devam eden lise ve üniversitelerin temelleri atılmış, merkezi devleti güçlendirme adına yollar yenilenmiş, demiryolları ve deniz ulaşımı geliştirilmişti. Sultanı yalnızca gerçeklerden kopuk senaryolarla yazılmış televizyon dizilerinden tanıyan bazı hayranları, İstanbul'un, tam onun hükümdarlığı döneminde özellikle üst sınıfın yaşam tarzı açısından tam bir Avrupa başkenti olduğunu muhtemelen bilmiyordur.

Kuruluşundan beri yönünü Batıya çeviren ve hep burada genişleme alanı arayan Osmanlı Devleti, modern diplomasinin geliştiği 19. yüzyılda Batı devletler sisteminin bir parçasıydı ve bu durum Kırım Savaşı'nı bitiren 1856 Paris Anlaşması ile de tescillendi. Devlet gücünü gün geçtikçe yitirdi ve büyük toprak kayıpları yaşadı; 1878 Berlin Kongresi gibi örneklerde haketmediği muamelelerle de karşılaştı, fakat Avrupalı büyük güçlerin gözünde hiçbir zaman Asya veya Afrika'da sömürülen devletlerin konumunda görülmedi.

Avrupa'da köhnemiş imparatorluklar ilk dünya savaşının sonlarında yıkılıp yerlerini ulusal devletlere bırakırken Türkiye de bu süreci diğer Batı ülkeleri ile eş zamanlı olarak tecrübe etti. Yeni Osmanlılardan Jöntürklere, onlardan da İttihatçılara miras kalan modernleşme anlayışı, genç Türkiye Cumhuriyeti'nin temelini oluşturdu. Atatürk'ün liderliğinde çağdaş eğitim kurumlarında modern bilgi ve görgü ile donanmış kadrolar, ülkemizin dönüşümünü bugün dahi hayal edilemeyecek bir hızda sağladı.

Cumhuriyet kurulduğunda nüfusun en az yüzde 80'i köylerde, kalanı kasaba ve kent merkezlerinde yaşamaktayken yarım asır sonra bu oranlar yüzde 50-50 eşitlendi; bugün ise 80'e 20 olarak tersine döndü. Türkiye'nin İstanbul’in yanısıra birçok şehri, büyük sanayi tesislerini barındırarak metropolleşti.

Ekonomik ve toplumsal dönüşüm, Türkiye'nin dış ilişkileriyle de paralel olarak yükselişteydi. 1932'de Milletler Cemiyeti'ne katılan Türkiye, Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi'nde kurucu ülkeler arasında yer aldı. 1952'de NATO üyeliği elde ederken Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ile henüz 1950'li yılların sonunda sıkı bağlar kurmaya başladı. Batı kimliğinin devlet........

© T24