menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Toplumsal uyum ya da uyumsuzluk

47 0
07.03.2026

Bazı toplumların, içinde yaşadıkları sorunlarla biçimlenen “temel çelişki” diyebileceğimiz, gerilim noktaları olur. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’ni düşünelim. Çeşitli nedenlerle Avrupa’dan gelenlerin bu yeni kıtada yerleşmeyi seçtikleri bölge ile birlikte “tevarüs” ettikleri sorun ve gerilimler de oluşur. ABD’de bu gerilimler ciddi bir “iç savaş” aşamasına da gelmişti. Kıtayı zaten Kuzey Amerika/Güney Amerika ikiliği ile tanıyoruz; ama Kuzey Amerika’nın da kendi kuzeyi ve kendi güneyi var—uyuşamayan da bunlar. İç Savaş’ı söyledim. Ama tek uyuşmazlık bu değil. Onun öncesinde başka bir sorun bu toplumu sarsıyordu. Amerika gene bir “iç savaş”ın eşiğindeydi. Kuzey ve Güney gene keskin bir uyuşmazlık içinde var olan iki bölgeye ayrılmıştı. Bağımsızlık kazanıldıktan sonra “anayasa” yapanların üzerinde anlaştığı “Federal Devlet” formülü şimdi bir kavga konusuydu. Güney, “Böyle olmuyor; ‘konfederasyon’ olalım” diyordu. Bu çekişme devam ederken sonraki savaşa neden olan “zenci sorunu” o kadar can alıcı bir sorun olarak görünmüyordu. Ancak, savaşa, ayrılığa gitme noktasına varmadan bir “yan yana yaşama” uzlaşmasına gelmeyi başardılar. Böylece, ayrılığı ertelemiş oldular. Ama kavga bitmedi.

Neydi bu tekrarlanan uyuşmazlığın nedeni? Cevap “coğrafya”! Kuzey dağlık, taşlık bir coğrafyaya sahiptir. Derler ki “Tanrı dünyayı yarattı; sonra, fazla geldiği için geldiği için kullanılmayan taşları, kayaları getirip Massachussetts’e döktü”. Yani, uzun lafın kısası, kuzey, genel olarak tarım için elverişli bir arazi sunmaz insanlara. Bu koşullarla karşılaşan kuzeyliler, erken bir tarihten başlayarak, sanayiye odaklandılar.

Sıfırdan başlayarak sanayileşen toplum “koruyucu gümrüğe” ihtiyaç duyar. Amerikalıların “anavatanı” diyebileceğimiz Britanya sanayileşmişti. Maliyetlerini indirmeyi başarmıştı. Yola yeni çıkan Amerika’nın tam serbestlik koşullarında bu durmuş oturmuş yapı karşısında rekabet imkanı yoktu. Onun için de gümrüğe muhtaçtılar. Kuzey başı çekti, Amerika sanayileşmeyi başardı. Ama Güney bu gidişten hiç hoşlanmadı. Hoşlanmadı, çünkü gerekli sınai ürünleri, bu politikadan ötürü, daha pahalı oluyordu.

Evet, bu gerilim Kuzey’le Güney’in arasını açtı ama bir savaşa yol açmadı. Bunu, zenci köleler sorunu yapacaktı. Gene coğrafya! Tütünü büyük ölçüde bırakıp pamuk plantasyonların yönelmiş olan Güney dünya pazarında rekabet etmek için ucuz emek istiyordu. Sanayileşen Kuzey ise piyasada “müşteri” arıyordu—beş parasız köleler değil. Bunu söylemek, İç Savaş’ın demokratik gerekçelere değil, gene çıkar hesaplarına dayandığını ima eder. Bu da birçok iyi niyetli insana haksızlık olur. Büyük çapta sosyopolitik olaylar Çeşitli farklı, hatta birbiriyle çelişebilen “motivasyon” içerir. Amerikan İç Savaşı Savaşı da bunlardan biridir, diyebiliriz. “John Brown’s body lies mouldering in the grave/But his soul goes marching on” boşuna yazılıp söylenmedi. Ama bir köşede oturup hesaplarını yapanlar da vardı. Onların etkisi de az değildi.

Uzatmayayım. Zaten konumuz Amerika değil, konumuz Türkiye. Bir kıyaslama yapabilmek için Amerika’ya daldım.

Bir toplumun taşıdığı içsel çelişki, uyumsuzluk, ille de coğrafyadan kaynaklanmak zorunda değildir. Örneğin Türkiye! Bizim derdimiz coğrafi değil, ideolojik: geleneksel değerlerimize (başta “din”imiz) sarılarak mı yaşamak zorundayız, yoksa Hıristiyan Batı dünyasının empoze ettiği “modernleşme” çabasına mı ayak uydurmamız gerekiyor? On dokuzuncu yüzyılın başından beri ikinci yolun ağırlığı altında yaşıyoruz.

Ama birincinin varlığını hep hissettik. Nihayet, yirmi birinci yüzyılın başında, toplumu birinci yolun yolcusu yapmaya kararlı bir siyasi iktidarın yönetimi ele geçirdiği bir evreye girdik. Bu yolun geçerliliğine inananlar, bunca yıldır inanmadıkları yolun egemenliği altında yaşamış olmanın birikmiş öfkesiyle iktidara el koydular ve bu iktidarı elden bırakmak niyetinde değiller. Bırakmamak için her şeyi yapıyorlar ve yapacaklar. Dolayısıyla Türkiye’nin kendi tarihinin oldukça kritik bir aşamasında olduğunu söyleyebiliriz.

On dokuzuncu yüzyılın başından beri Batılılaşma taraftarlarının yönettiği bir toplumda yaşadığımızı söyledim. Bu az buz bir zaman değil. Buna rağmen, karşıt görüş varolmaya devam edebilmiş ve sonunda seçimde en yüksek oyu alarak iktidara gelmeyi de başarabilmiş. Böyle bir “varkalma” direncini bu görüşe kazandıran etken ne olabilir? Şüphesiz bunun da epey karmaşık bir cevabı olmalı.

Söz konusu geleneklerin toplumun geçerli kuralları olarak yürürlükte olduğu zamanın Osmanlı “İmparatorluğu”nun ayakta olduğu zaman olduğunu unutmamak gerekir diye düşünüyorum. “Şanlı bir geçmiş” o geleneklerle yaşanmış yaşanmış.

Çok fazla incelenmemiş bir konunun bu imparatorluğun İslam’a tanıdığı yerle ilgili olduğu düşünülebilir. Osmanlı devleti farklılıklar (dini, etnik v.b.) karşısında hoşgörülü bir toplumdu—Bir imparatorluğun olabileceği kadar. Ama bu hoşgörünün sınırları vardı: bir Müslüman’la bir gayrimüslim “eşit” sayılamazdı. Aslında bu yalnız Müslüman olanlara tanınmış bir ayrıcalık da değildi. Rum Patriği’nin Reşit Paşa’ya “Sanki bu fermanla iyi bir şey mi yapmış oldunuz?” dediği anlatılır; “Yani biz şimdi Yahudilerle veya Ermenilerle eşit mi olduk”

“Statü toplumu’nda” elbette statü son derece önemlidir. Tanzimat’la birlikte geçilen eşit yurttaşlar toplumunda din gibi son derece önemli kurumda “eşitlik” gibi bir yeniliğin yadırganması beklenecek bir tepkidir. Cumhuriyet dönemi boyunca bu statü bilincinin “din” kurumundan etnisiteye devredildiğini de gördük. 

Batı’yı model olarak kabul eden ve toplumun önüne “İşte, böyle olacaksınız. İyi bakın, öğrenin,” diyen bir ideoloji, hele gururlu yaşamaya alışmış bir toplumda kaçınılmaz şekilde bir eziklik yaratır. Bu eziklikten kaçınmanın tek yolu da yukarıdan gelen bu komutu reddetmektir. Bunu yaşamaktayız.

Ancak, bu “modernleşme” komutuna şiddetle muhalif olanlar kendileri, yüzyılı aşkın bir süredir bir tür “modernleşme” ortamında yaşıyorlar. Onların “geleneksel” diye belledikleri ne kadar geleneksel? Öte yandan, “modernleşme” onların gözünde sakınılması gereken bir şey, bir “günah” değil. Batıcılar şimdiye kadar toplumu “Batılı” yapmakta çok güçlük çektiler ve başarılı olmadılar. Ama şu anda iktidara yapışmış olan “karşı cephe” de toplumu “Doğulu” yapmakta en az onlar kadar güçlük çekeceklerdir.

Bunun nasıl bir süreç olduğu—ve olacağı—kendi işaretlerini vermeye başladı. “İslami Politika”nın önderleri Batıcılar’ın bir kültürel hegemonya kurmuş olduklarını görüyor ve söylüyorlar. Bu “zararlı” hegemonyayı “doğru” kültürün önünden süpürme mücadelesine şimdiden giriştiler de. Nasıl giriştiler? “Siyasi baskı” uygulayarak! Yani “doğru kültür”ü savcılık eliyle kuracaklar. Televizonda karşımıza çıkan “Osmanlı” dizilerinden nasıl bir kültür istediklerini görüyoruz. “Kültür mücadelesi” dedikleri olayda kullandıkları araçlar kültürün “zehiridir” diyebiliriz. Ama bildikleri başka bir şey yok. Şşey yok. 

Mücadele sertleşerek sürüyor. Bunun kısa vadede getireceği üzerine tahmin (“kehanet” mi diyelim?) yürütmeye niyetim yok. Zaten elle tutulur kesin bir sonu sonucu olacağını da sanmıyorum. Mücadelenin varacağı yer, mücadele edenlerin toplumu götürmek istediği yer olmayacaktır. Toplumun “gidebildiği” yer olacaktır.

Bizler de bunu tartışmaya devam edeceğiz.


© T24