menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Pol Pot: Halkının dörtte birini öldürüp onları kurtaran Kamboçya lideri

24 0
19.04.2026

Acaba aranızda Kamboçya’ya gidip oranın güzel halkını tanımak olanağına erişmiş olanlar var mıdır? Rahmetli eşim sevgili Fatoş’la beraber gittiğimiz bu güzel ülkede lafladığımız Kamboçyalıların hepsi güler yüzlü, saygılı, yardımsever ve iyi huylu kişilerdi.

Bilge bir Kamboçyalının bana karma’nın ne anlama geldiğini detaylı biçimde anlattığını, benim de bazı ünlü politikacıların gelecek hayatlarında birer solucan olarak dünyaya geleceklerine kanaat getirdiğimi hatırlıyorum.

Bu sakin ve hoşgörülü milletten toplumu sıfırlamak için şehirleri boşaltan, gözlüklü ve yabancı dil bilen herkesi asan, halkının dörtte birini öldüren, üstelik mermiler pahalı olduğu için infazlarda tarım aletlerinin kullanılmasını emreden Pol Pot gibi bir canavarın çıkabileceğini tahmin etmek çok zordu.

Tarihin kanlı parantezi: Pol Pot ve ölüm tarlaları

İnsanlık tarihi ilerleme ve medeniyet iddialarıyla doludur. Ancak bazen öyle karanlık sapmalar yaşanır ki insanlığın tanımı yeniden yazılır. 20. yüzyılın en grotesk trajedilerinden biri Pol Pot’un ütopyasının Kamboçya’da nasıl bir toplu mezara dönüştüğüdür (1975-1979).

Pol Pot’un Sıfır Yılı doktrini bir toplumu ıslah etmek değil, onu tamamen yok edip küllerinden yeni mekanik bir toplum yaratma çabasıydı. Tarihi, kültürü, aile bağlarını ve en önemlisi bireysel aklı gerici ilan eden bu zihniyet modern dünyayı bir gecede silip atmayı hedefledi.

Medeniyetten nefret eden bir kurtarıcı

Pol Pot ve Kızıl Kmerler milleti ikiye böldü: Ellerinde nasır olan "eski insanlar" ve şehirli, eğitimli "yeni insanlar". Bu yapay ayırım tarihin en absürt soykırımlarından birine kapı araladı.

Gözlük takmak bir idam sebebiydi. Çünkü gözlük okumuşluğun, yani yozlaşmış ve yabancılaşmış bir entelektüelliğin kanıtı sayılıyordu.

Şehirler burjuva pisliği ve yozlaşma merkezleri olarak görülüp boşaltıldı, milyonlarca insan pirinç tarlalarında modern kölelere dönüştürüldü.

Okullar kapatıldı. Hastaneler boşaltıldı, hastalar yollarda öldü. Aileler parçalandı. Bu süreçte binlerce insan yorgunluk, açlık ve infazlar nedeniyle yollarda hayatını kaybetti.

Pol Pot rejiminde düşman olmak için casus olmanıza gerek yoktu. Yabancı dil bilmek, kitap okumak, hatta fazla düşünmek bile yeterliydi.

Öğretmenler, doktorlar ve müzisyenler eski dünyanın kalıntısı sayıldı. Sonuçta ülkenin nüfusunun dörtte biri olan yaklaşık iki milyon insan açlıktan, zorla çalıştırılmaktan ve doğrudan infazla hayatını kaybetti.

Ölüm Tarlaları

Pol Pot’un rejimi dev bir öğütücü gibi çalıştı. Tuol Sleng (S-21) gibi işkence merkezlerinde rejim kendi çocuklarını bile yedi. Bir ütopyaya ulaşmak için gereksiz görülen milyonlarca can bugün Kamboçya’nın pek çok köşesinden fışkıran kemik yığınlarında yatmaktadır.

Bu sistem ideolojinin gerçeklikten koptuğunda ne kadar canavarlaşabileceğini gösterdi. Pol Pot halkına refah değil, sadece eşit bir ölüm vadetti ve bunu da başardı.

Kızıl Kmerlerin kurbanlarına fısıldadığı korkunç slogan şuydu: "Seni hayatta tutmanın bir kazancı yok, seni yok etmenin de bir kaybı yok".

Kızıl Kmerler Sıfır Yılı ideolojisi doğrultusunda toplumu sınıfsız bir tarım toplumuna dönüştürmek istiyordu. Bu süreçte rejim için tehdit olarak görülen aydınlar, dini liderler, eski memurlar ve hatta sadece gözlük takan herkes tutuklandı. Önce sorgu merkezlerinde ağır işkencelerden geçirilen varsayılan devrim düşmanları sonradan kamyonlarla şehir dışındaki ölüm tarlalarına nakledildi.

Ölüm Tarlalarındaki infazlar vahşi bir sadelikle yapıldı. Rejim mermi masrafını karşılamamak adına ateşli silah kullanmaktan kaçındı, bunun yerine kazma, kürek, balta ve bambu sopa gibi tarım aletleri, keskin palmiye yaprakları gibi doğal unsurlar kullanıldı.

Kurbanların çığlıklarını bastırmak için infazlar sırasında hoparlörlerden yüksek sesli devrim marşları çalındı ve jeneratörler çalıştırıldı.

Kamboçya genelinde 300'den fazla Ölüm Tarlası bulunur. Bunların en ünlüsü başkent Phnom Penh yakınlarındaki Choeung Ek'tir. Bugün bir anıt mezar olan bu alanda yaklaşık 9000 ceset bulunmuştur. Alanın merkezinde yükselen Budist Stupası katledilen kurbanlara ait 8000'den fazla kafatasıyla doludur.

Yağmurlu günlerde toprak altında hala gömülü olan kemik kalıntıları ve giysi parçaları yüzeye çıkar.

Ölüm Tarlaları bugün birer insanlık müzesi işlevi görmektedir. Kamboçya halkı için bu alanlar unutulmaması gereken bir travmayı temsil eder. Dünya için de ideolojik körlüğün ve kontrolsüz gücün bir toplumu nasıl felakete sürükleyebileceğinin en somut örneğidir.

Saflık takıntısı

Pol Pot’un en büyük yanılgısı toplumu “arıtılabilir” bir şey sanmasıydı. Oysa tarih bize defalarca arılaştırmak adına yapılan projelerin çoğunun sonunda insanı yok ettiğini göstermiştir.

Doğaldır ki bu zihniyet yalnızca Kamboçya’ya özgü değildir. Farklı dönemlerde ve coğrafyalarda aynı kibirli düşünce defalarca ortaya çıkmıştır. “Ben toplumu yeniden kurarım” iddialarının arkasında yıkım kalmıştır.

Bence Atatürk devrimleri kesinlikle bunların dışındadır, çünkü onlar insanımızı sıfırlamamış, ona katkı yapmıştır.

Pol Pot 1998’de öldü. Ama geride bıraktığı miras insanlığın ortak hafızasına kazındı.

Bugün ölüm tarlaları sadece geçmişin bir trajedisi olmasının yanı sıra geleceğe dönük bir uyarıdır. İdeoloji insanın önüne geçtiğinde yeni bir dünya vaadi çoğu zaman eski dünyanın en karanlık kabusuna dönüşür.

Pol Pot’un mirası mutlak doğruya sahip olduğuna inanan ve bu uğurda insanı bir istatistik olarak gören her türlü radikalizm için bir uyarı levhasıdır.

Kamboçya’daki diktatörün kurbanları bize dogmanın ve fanatizmin öldürdüğü sağduyuyu da hatırlatır.

Pol Pot ismi tarihte insan ruhunun en karanlık yönleri üzerine ibretlik kanlı bir örnek olarak anılacaktır.

Beterin beteri vardır.

Ölüm Tarlaları / The Killing Fields (1984)

Roland Joffé’nin yönettiği İngiliz yapımı Ölüm Tarlaları filmi izleyicisini 1970'lerin Kamboçya'sına Kızıl Kmerlerin kanlı rejimine götürür. Film gerçek olaylara dayanır ve bunu yaparken duygusal sömürüye kaçmaz. Korkunç olayları yalın ve çarpıcı bir dille anlatır.

Filmin merkezinde iki gazeteci arasında savaş ortamında yeşeren güçlü bir dostluk yer alır. New York Times muhabiri Sydney Schanberg (Sam Waterston) ve onun sadık tercümanı ve aynı zamanda cesur bir foto muhabiri olan Dith Pran (Haing S. Ngor) Kamboçya'daki iç savaşı dünyaya duyurmak için birlikte çalışırlar.

Başkent Phnom Penh'in 1975 yılında Kızıl Kmerlerin eline geçmesiyle her şey değişir. Schanberg tahliye edilmeyi başarırken Kamboçyalı olan Pran bağlılıkları ve görev duygusu nedeniyle ülkede kalmak zorunda kalır ve dehşet verici bir kabusun içine düşer.

Filmin ilk yarısı savaş muhabirliğinin adrenalin dolu dünyasını ve ikilinin ABD'nin Kamboçya'yı gizli bombalaması gibi kritik olayları nasıl gün yüzüne çıkardığını gösterir. İkinci yarı tam anlamıyla bir hayatta kalma mücadelesine dönüşür. Pran'ın gözünden Sıfır Yılı ilan eden, takvimi ve geçmişi yok sayan bir rejimin acımasız yüzünü izleriz.

Pran'ın rejimden kaçarken karşısına çıkan ve kafataslarıyla dolu Ölüm Tarlaları manzarası karşısında yaşadığı şok çok etkileyicidir.

Ölüm Tarlaları'nı unutulmaz kılan en önemli bir unsur başroldeki oyuncunun gerçek hikayesidir. Dith Pran'ı canlandıran Haing S. Ngor bir aktör değildir. Kızıl Kmer rejiminden sağ kurtulmayı başarmış, zulmü ve açlığı bizzat yaşamış bir Kamboçyalı doktordur. Los Angeles'te bir düğünde keşfedilen ve sinema tecrübesi sıfır olan Ngor’un amatörlüğü ekrana yansıttığı performansa inanılmaz bir gerçeklik katmıştır. Çektiği acı, gözlerindeki o derin boşluk ve hayatta kalmak için verdiği mücadele bir oyuncunun asla taklit edemeyeceği kadar gerçektir.

Bu performansıyla En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Oscar'ını kazanan Ngor bu ödülü alan ilk Asyalı ve Budist oyuncudur. Maalesef 1996’da Los Angeles'ta bir soygun girişimi sırasında hayatını kaybetmiştir.

Chris Menges’in Oscar ödüllü görüntü yönetimi Kamboçya’nın egzotik güzelliği ile savaşın yarattığı yıkımı müthiş bir kontrastla sunar. Mike Oldfield’ın elektronik ve orkestral öğeleri harmanlayan müziği ise filmin gerilimini ve hüznünü iliklerinize kadar işler. Özellikle filmin sonunda çalan Imagine sahnesi sinemanın en duygusal finallerinden biri olarak akıllarda kalır.

İnsanlığın ideoloji uğruna nasıl canavarlaşabileceğini betimleyen film 8 BAFTA ve 3 Oscar (En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, Görüntü Yönetimi ve Kurgu) kazanmıştır.

Bananas filmindeki diktatörün 1 numaralı bildirisi

Woody Allen’in Bananas / Muz (1971) adlı süper komik filmini gördünüz mü? Sanatçı devrimci bir kızın peşinden yoksul bir Latin Amerika ülkesine gider ve gerilla ordusuna katılır. Hasbelkader devrim başarılı olur. Yeni diktatörün ilk bildirisi iki deli saçması madde içerir:

Bizi küçük gören tüm dünyaya ne kadar medeni olduğumuzu göstermek için bundan sonra herkes her yerde İsveççe konuşacaktır. Konuşmayanlar en ağır şekilde cezalandırılacaktır. Yine ne kadar uygar olduğumuzu kanıtlamak için vatandaşlar iç çamaşırlarını yarım saatte bir değiştireceklerdir. Güvenlik güçlerimizin denetleyebilmesi için herkes iç çamaşırlarını elbiselerinin dışına giymek zorundadır.

Günümüzde bu komedi filmindekilere benzer dayatmaların gerçekleşeceğine, ancak insan kanının aktığı bir trajediye dönüşeceğine inanması zordur.

The Killing Fields / Ölüm Tarlaları (1984)


© T24