menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Büyürken kaybettiğimiz pelerinler

23 0
22.02.2026

“Küçükken süper kahramandım ben. Neşe saçardım. Dünyada gerçekleştiremeyeceğim hiçbir olasılık yoktu.

Tabii ki pelerinim vardı. Küçükken kaybettim.”

Zeynep- ‘Deli Misin Sen?’

Kız erkek, hepimizin bir pelerini olmuştur çocukken. Bizi bazen bir prenses bazen de bir süper kahraman gibi hissettiren ve görünmez güçlerle donatan.

Çocukların pelerin sevdası devir tanımaz.  Pelerin bizden önce de bizim çocukluğumuzda da yalnızca bir kumaş parçasından çok öte bir anlam ifade ediyordu. Çok mutlu olarak gözlemim o ki bugün de hala öyle…

Öyle ki; bir çocuk omzuna pelerinini taktığında onu sadece giyinmez tüm varlığıyla yaşar.

Bir anda odanın sınırları değişir. Az önce duvar olan yer artık aşılması gereken bir dağdır. Kanepe bir uçurumun kenarı, halının üzerindeki desenler keşfedilmemiş bir haritadır. Ve çocuk, o haritanın ortasında artık küçük değildir. Pelerini ve sınırsız hayal gücü ona boyundan bağımsız büyülükte bir güç verir.

Pelerin bir çocuğa her şeyden önce izin verir. Denemeye izin verir. Yanılmaya izin verir. Yeniden ayağa kalkmaya izin verir. Çünkü pelerini taktığında başarısızlık bile oyunun bir parçasıdır, bir son değil. Düşmek, sadece bir sonraki uçuş denemesinin başlangıcıdır.

Bir de görünmeyen tarafı vardır pelerinin. Çocuğa yalnız olmadığını hissettirir. Sanki omuzlarında duran o kumaş, “Yanındayım” der. “Yapabilirsin.” Çocuk bunu kelimelere dökmez ama hisseder. Kendine duyduğu güvenin fiziksel bir şekli olur pelerin.

En önemlisi de şudur: Pelerin bir çocuğa kim olabileceğini hatırlatır. Henüz sınırlarla tanışmamış hâlinin özgürlüğünü taşır. Henüz “yapamazsın” cümlesini içselleştirmemiş hâlinin cesaretini…

Belki de bu yüzden çocuklar pelerini asla sadece sırtlarında taşımaz. Onu, sonsuz bir ihtimal duygusu olarak kalplerinden bedenlerine tüm varlıklarında taşırlar. Ve o an, gerçekten de yapabilecekleri şeylerin sınırı yoktur.

Çünkü pelerin dediğimiz o basit nesne, aslında bir kumaş değil, bir inançtır. Kendimize dair en saf kanaatimizdir: Yapabilirim.

Maalesef büyüdükçe pelerinlerimiz gözden yavaş yavaş kaybolur. Ama belki de gerçekten kaybolan pelerinimiz değil; onu giyme cesaretimizdir. Çünkü çocuk aklı, gücün dışarıdan verilmediğini bilir. Güç, bir seçimdir. Ayağa kalkmayı seçmek, korumayı seçmek, iyi olmayı seçmek…

Çocukken bunu düşünerek yapmayız; sadece doğamız böyledir. İyi olmak bir çaba değil, bir refleks, bir yönelimdir.

Oysa bugün, iyilik çoğu zaman ertelenen bir ihtimal gibi duruyor. Sanki uygun koşullar oluştuğunda, yeterince hazır hissettiğimizde, yeterince güçlü olduğumuzda ortaya çıkacak bir şeymiş gibi. Oysa belki de ihtiyacımız olan tek şey, o eski pelerini yeniden hatırlamak. Bize her şeyin mümkün olduğunu hissettiren o görünmez gücü yeniden omuzlarımızda hissetmek.

Mesele pelerinle yeniden uçmayı öğrenmek değil; iyi olmayı seçtiğimiz o ilk niyete geri dönmek. Hâlâ içimizde bir yerde bizimle olan o hali taşıyan çocukluğumuzu hatırlamak. Ve o pelerini her gün, her karşılaşmada, her küçük kararda omuzlarımıza yeniden iliştirilebilmek. Çünkü dünya, süper kahramanlara değil; iradesini iyilikten yana kullanan, görünür ya da görünmez ama bilinçli bir şekilde “buradayım” diyen yetişkinlere ihtiyaç duyuyor. Ve belki de büyümek, pelerini kaybetmek değil; onu bilerek, isteyerek yeniden giymeyi seçmektir.

Kerem Atabeyoğlu tarafından kaleme alınan, Kerem Atabeyoğlu, Almıla Uluer Atabeyoğlu ve sürpriz bir sesle sahneye taşınan ‘Deli Misin Sen?’ adlı oyun bu hafta gönlümden, zihnimden kalemime yukarıdaki kelimelerin dökülmesine ilham oldu.

‘Deli Misin Sen?’ müthiş bir incelikle ve akıcılıkla hazırlanmış metninden tercih edilen üsluba, her ayrıntısına ince ince emek verilmiş dekorundan oyuncuların samimi yorumuna iki usta oyuncunun mesleklerine duydukları sevdanın ve gösterdikleri özeninin çok değerli bir ürünü.

Barodan atılmış bir avukat, nezaketini yitirmemiş bir münzevi ve 2.5 metrelik görünmez bir dost arasında geçen ‘Deli Misin Sen?’ yalanla hakikatin birbirine karıştığı, ‘dayanıklı iyilik’ üzerine kurulu modern bir fabl.

Oyun izleyiciyi; iradesini kullanarak varlığının fabrika ayarlarında bulunan vicdana, muhakemeye ve iyiliğe, bu değerlerde birlikte olmaya ve sağlam durmaya davet ediyor.

Oyunda bu duygu Cem’in ağzından dökülen şu cümlelerle can buluyor:

Ben de inanırım vicdan ve muhakemenin, tüm insanlığın fabrika ayarında var olduğuna. Belki oradan gözüm ısırıyordur sizi.

Oyun evrensel fizik kurallar gereği evrendeki her şeyin birbirine görünmez bir bağla bağlı olduğu ve birbirini etkilediği gerçeğini de izleyiciye şu çarpıcı diyalogla hatırlatıyor:

CEM: Koca evrenin neresinde olurlarsa olsun, iki kütle; birbirine görünmez bir bağla bağlıdır diyor Bay Newton.

BUKET: Kütleler yaklaştıkça kuvvet, katlanarak artar, uzaklaştıkça çekim gücü azalır.

CEM: Onu diyorum ben de. Lise bilgisi. Bildiğimiz ve unuttuğumuz güçler. Bu gece burada olan her şey, fizik kurallarıyla sınanabilir. Fizikte, bütün bunları sağlayan ve sınayan bir evrensel sabit vardı, hatırlayın.

BUKET: Bizim durumumuzda, nedir o ipi tutan o evrensel sabit?

CEM: Ortak insanlık hâli, yalnızlık, doğruya sadakat, adalete açlık. Daha sayayım mı?

BUKET: Ben tek başıma da sahibim bunlara.

CEM: Olmuyor işte tek başına. Ha bire sabrımızı sınıyor dünya, her gün. Erken gidiyor iyiler. Dayanıklı olmak gerekiyor. Birlikte çok daha sağlam oluruz.

Oyunun hatırlamamız gereken evrensel ve insani gerçeklere dair değerli mesajlarla dolu çarpıcı diyaloglarını daha fazla paylaşıp sürprizini kaçırmayayım. Tüm tiyatro severlere; iki usta oyuncunun sıcacık ve samimi performanslarıyla can verdiği ‘Deli Misin Sen?’i izlemelerini öneririm.

Herkese; içinde hâlâ her şeyi yapabileceğine inanan o vicdanlı, özünde iyiliği taşıyan çocuğa göz kırpacağı; ayağını yere sağlam basarken zaman zaman da pelerinini takıp hayal gücünün uçsuz bucaksız âleminde özgürce dolaşacağı renkli bir hafta dilerim.


© T24