Son gülen iyi güler... Davalının adı: Hiciv
Sansürlene sansürlene, dava göre göre, kâğıt fiyatlarına, dağıtım krizlerine, sosyal medyanın hızına ve algoritmaların hafızasızlığına yenile yenile kapandı mizah dergileri. Bir zamanın haftalık ritüeliydi karikatür dergisi almak. Siyasetten anlamazken bile gülerdik, çünkü annelerimiz gülerdi, babalarımız, abilerimiz gülerdi, herkes gülerdi o dergilerle. Ya da televizyonda Olacak O Kadar saatinde yazsa karpuz, kışsa kestane eşliğinde sesler yükselirdi, Levent Kırca’yı alkışlardık. Devekuşu Kabare kasetlerini sayısız kez izlemişizdir, hem VHS hem Beta versiyonlarını. Ayrıca TRT’de (bile) yayınlanırdı Reklamlar, Deliler, Yasaklar kabareleri. Aziz Nesin okurduk, ağlardık da gülerdik de. Dergilerin kapağına bakar, ülkenin tansiyonunu anlardık. Gırgır’dan Leman’a, Penguen’den Uykusuz’a kaç nesil siyaseti, ülke gündemini, siyasileri ve gülmeyi bu dergileri vapurda, ders arasında, cafede, ve bilhassa tuvalette okuyarak öğrendi. Hiçbir şey “çok daha iyi” değildi ülkede ama neşemizi de çalmaya çalışan, çalmayı alenice yapıp bundan gram hicap duymayan siyasiler yoktu o zamanlar. Ya da pardon, neşemize de ters kelepçe takmaya çalışanlar yoktu. Ferhan Şensoy “Pardon”u yazıp oynadığında gülmekle susmak arasında kalmış, alkışlarken yalnız olmadığımızı anlamıştık. İktidardaki insanların “ulaşılmaz, eleştirilmez, yüce varlıklar” olmasından çok önce, insan oldukları dönemdi. Yani, birini sevmemek suç değildi, seksten bahsetmek müstehcenlik değildi, esprinin ne olduğu hakaretin ne olduğu bilinirdi ve asıl hakaret, espriden anlamamaktı. Sonra, kahkaha “kamu düzeni” meselesi hâline geldi. Ve neşemizi çalma timi, köpeklerden ağaçlara, konserlerden dizilere, yurtdışına çıkışımızdan Temu’danalışverişimize (yahu Temu’yu da ciddiye almazsın) zevk aldığımız ne varsa, bizi bir araya getiren her ne varsa, nefes almamızı sağlayan her ne varsa hepsini yok etmeye ant içti. Bu da onların görevi, herkes kendi görevini yapıyor bu hayatta. Kimisi görev icabı bir katili tutuklamıyor, diğeri görev icabı bir komedyene ters kelepçeli poz verdiyor, öteki o pozu fotoğraflıyor. Her şey görev icabı.
Ama işte komedyenin de görevi güldürmek. Hiç öyle Cem Yılmaz’ın tüm zekası ile dalga geçtiği gibi “güldürürken düşündürmek” de değil. Baya baya güldürmek! Olana bitene, yaşatılana, yapılana, kavuğa, dala, ölüme, kitaba, sakata sağlığa güldürmek. İyi bir mizah ustası sinkaflı laflarla değil güzel, tertemiz bir Türkçe ile her küfürden daha ağır küfredebilir. Duygu sömürüsü yapmaz, gevrek gevrek konuşarak şive esprisinden, cehaletten ekmek yemez, kadın-erkek ilişkilerine saplanıp rockstarlık da oynamaz, testosterondan ötesini görür. Türkiye mizah tarihinde efsaneleşen tüm isimler de bu sayede saygı duyduğumuz ve unutulmaz olan kişiler, yayınlar, işler oldu zaten.
Tıpkı toplatılan, yasaklanan, yakılan Markopaşa’da Aziz Nesin’in yaptığı ve Gırgır’ın Penguen’in yolunu açtığı gibi. Aziz Nesin’i anmadan Türkiye’de mizah tarihine girmek eksik kalır. Nesin, mizahı yalnızca güldüren bir edebiyat türü değil, iktidarın, cehaletin, bürokrasinin, yoksulluğun, korkaklığın ve toplumsal ikiyüzlülüğün röntgeni olarak kurdu. Markopaşa’dan öykülerine, taşlamalarından romanlarına kadar onun mizahında devlet de vardı, halk da; baskı da vardı, bizim kendi küçük çıkarlarımız da. Aziz Nesin defalarca soruşturma, dava, yasak ve hedef göstermeyle karşılaştı, Deniz’in de gözaltına alınmak için tercih ettiği 2 Temmuz’da canlı canlı yakılmaktan kurtuldu! Asla unutamayacağımız, vefa borcumuzu ödeyemeyeceğimiz, ardında Nesin vakfı ve boyundan çok kitaplar bırakan Aziz Nesin, bugün yaşasa herkesten önce Çağlayan Adliyesi’nde olur, Deniz’i alkışlardı. Zaten o Denizleri çok severdi.
Türkiye mizah tarihinin mihenk taşı Gırgır, hayatına 1972’de başladı, 1981-83 döneminde 500 bine yaklaşan satışla Türkiye mizah tarihinde rekor sayılabilecek bir noktaya ulaştı. Rahmetli Oğuz Aral’ın mizah yönetmenliğinde yayına başlayan Gırgır’ın ilk yıllardaki sloganı; “Geçim derdini, can sıkıntısını, aşk yarasını, karı-koca kavgasını şipşak keser. Her derde devadır, gırgır da gırgır” idi. Tam olarak mizahın tanımı ve de iktidarın mizahtan korkmasının nedeni idi bu slogan. “Gırgır yapmak”, gülmek tek başına yapılabilen bir eylem değildir, paylaşmak istersin, bulaşıcıdır. İşte bu yüzden diktatörlerin en korktuğu şey onlara gülünmesidir. Özellikle de o gülüş binleri, milyonları bir araya getiren kahkahalarsa daha da korkunçtur.
13 Ağustos 1972’de, Gün gazetesi tarafından verilen ücretsiz ilave bir dergiye dönüştü, bu hızlı büyümenin sonunda 1973’te Haldun Simavi’nin isteğiyle, bağımsız bir dergi oldu. 1989 ilkbaharında, aralarında dönemin popüler isimlerinden Latif Demirci, Bülent Arabacıoğlu, Hasan Kaçan, Ergün Gündüz, Atilla Atalay, İrfan Sayar ve Abdülkadir Elçioğlu’nun da bulunduğu 20’den fazla Gırgır yazar-çizer dergiden ayrılarak Hıbır adlı yeni bir dergi çıkardı. Aynı yılın kasım ayında Gırgır’ın Simavi ailesi tarafından Gölge Adam lakabıyla tanınan ve aynı isimde bir gazete çıkaran Ertuğrul Akbay’a satılması üzerine, editör Oğuz Aral, yanına hemen hemen bütün çizerleri alıp Gırgır’dan ayrılarak Oğuz Aral’ın Gırgır’daki sevilen tipinden ismini alan Avni dergisini yayımlamaya başladı. Gırgır, 2017’de son sayısında yayınladığı bir karikatür nedeniyle........
