menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ya savaş Türkiye’ye açıldıysa?

9 0
latest

Herkes savaşın nasıl biteceğini konuşuyor ama kimsenin bu sürecin Türkiye’yle ilişkisi hakkında pek bir şey söylediğini duymadım. Bana çok ilginç gelen bu durumun bir açıklaması var: Türkiye’nin elitleriyle siyaset sınıfı arasında akıl almaz bir kopukluk meydana geldi. Ne siyaset düşünce dünyasından besleniyor ne de entelektüeller siyaseti daha geniş bir çerçeve içinde ele alma çabasını gösteriyor.

İkinci bir neden daha çarpıyor gözüme. Daha önceki dönemlerde olduğu gibi, entelektüeller, kanaat önderleri meselelere tarihsel bir derinlik içinde bakmıyor. Bırakın tarihsel derinliği, ansiklopedik anlamındaki tarih bilgisi dahi sırra kademini (kadem, ayak, adım demektir) basmış durumda. Cumhuriyetin son kuşağından başlayarak 2000 nesline kadar (ki, AKP kuşağı demektir) kadar gelen nesillerin zihninde yer alan tarih sentezi hiç kimsenin zihninde mevcut değil. Neo-Osmanlılık arayışı içinde olanlar için bu ‘adem’ (yetersizlik) daha da geçerlidir.

Eğer tarihsel bir derinlik anlayışla düşünülseydi, şu haksız, şu saçma, şu lanet savaşa Türkiye’nin de muhatap olduğunu görmek mümkün olurdu. Kim ne derse desin, hangi gerçekçe gösterilirse gösterilsin ABD’nin gelip böyle bir savaşı açması kabul edilemez. Körfez Savaşı ne kadar anlamsız idiyse bu savaş ondan daha kanlı ve elimdir. Ama Körfez Savaşı sırasında Baudrillard’ın "Öyle bir savaş yaşandı mı?" diye sormasından bu yana savaşlar eskisi kadar dehşet duygusu üretmediği için Körfez Savaşı'na gösterilen tepki bu defa gösterilmiyor. 

Türkiye’de, tepki bir yana, savaş, Ulusalcılarla İslamcıları bir çizgide buluşturan ‘İran düşmanlığı’ üstünden meşrulaştırılıyor. Bir eski büyükelçi, Batıcı olması hasebiyle İran’a tepki gösteriyor, bir İslamcı da Caferiliğe/Şia’ya karşı olduğu için İran’a saldırıyı mubah görüyor. Şaşmayıp da ne yapmalı? Haydi, Batıcıların İran karşıtlığına bir şey demeyelim, o malumu ilam olur, ama Şia ‘tehlikesi’ veya ‘endişesi’ içinde İran karşıtlığı sürdürenler, hükûmetten daha mı fazlasını biliyor?

Uluslararası ilişkiler kuramının öğrettiği birçok şey var insanlığa. En önemlilerinden biri, Carl Schmitt’in getirdiği ‘dost-düşman’ ayrımının 1990’larda geliştirilen küreselleşme kuramlarıyla dengelenmesi ve o keskin ayrışmacı yaklaşımın yumuşamasıdır. Siyaset ve uluslararası ilişkiler her an değişen yeni koalisyonlar kurma becerisidir. Hayat ve siyaset göründüğü kadar siyah-beyaz değildir; mesele gri alanlarda dolaşabilmektir, o maharete sahip olmaktır. 

Hâl böyle olunca, 534 kilometrelik sınırı Türkiye’nin nasıl ve niye 1639’dan bu yana koruduğunu düşünmek gerekir. O tarihten bu yana gelen Osmanlı ve Cumhuriyet hükûmetleri böyle Şii korkusuna kapılmadı da şimdi İslamcılar mı korkacak? Anlaşılan, herkes korkusuyla yaşıyor ve bir fikri/ideolojiyi ayakta tutmak çoğu zaman korkularla ve onları diri tutan ‘hayali tehlikeler’ üretmekle mümkün oluyor. Her iki tarafın gerçeği budur, ötesi söz konusu değildir.

Oysa bu savaş hiç öyle görünmese bile biraz da Türkiye’ye karşı açıldı demek kabil. Bu şaşırtıcı belki de ürpertici görüşü biraz genişleteyim. 

İran’ın yadsınmayacak önemli bir gerçeği Türklerdir. Uzun uzun tarih düşürmeye gerek yok. Sadece İran Selçukluları kavramını hatırlamak yeter. O günden bu yana Türkler İran yönetimine doğrudan taraf olmuştur. Türklerin mevcudiyeti Farsların/Perslerin mevcudiyetini hiçbir şekilde ne öteler, ne aşar, ne de yok sayar. Ulus devlet zaten Kürtleri de Türkleri de ulusal Fars/Pers/İran kimliği etrafında birleştirme kaygısını göstermiştir. Ama çok yakın tarihe bakarsanız, şimdi savaşta katledilen Ahmedinejat, Türk’tü. Hamaney Türk’tü. Pezeşkiyan Türk. Bunların anadilleri, anaları, aileleri Türk. Kuşkusuz hepsi İranlı ve ülkelerinin menfaatini etnik kimliklerinin üstünde tuttukları bir gerçek.

Öte yanda, ‘iki devlet bir millet’ denen Azerbaycan var. Dillerinin Türkçe olması bir yana, ağır basan İrani/Caferi kültürlerine rağmen, Anadolu Türkçesine en yakın Türkçeyi konuşurlar. Son zamanlarda Türkiye’yle ne kadar yakınlaştığı belli. Hatta Türkiye’nin mevcudiyetinin Azerbaycan-Ermenistan sorununu aşmakta ne kadar etkin olduğu malum. İran’la rekabet ettiği ama ortak kültürün bir dip akıntısı olarak işlediği de malum. 

Kısacası, ortada Türkiye’nin çok kısa sürede çok güçlü bağlar kuracağı ve geliştireceği, hızla, kolaylıkla ‘konsorsiyuma’ dönüşebilecek bir ilişki durumundan söz ediyoruz. Öte yanda, Irak’ta, Suriye’de kendisine özgü bir pozisyon tutmuş Türkiye’den söz etmek gerekir. Kimilerinin hayal diye gördüğü Musul-Kerkük meselesi var. Şimdi ulusalcıların lafını duymak istemedikleri o Musul-Kerkük için Mustafa Kemal direnmiş midir direnmemiş midir, bulup, okuyup, öğrensinler. Bu denkleme bir de Rusya’yı ekleyin. Ulusların tarihi bugünle yarın arasında değildir. Zaman, devlet ilişkileri söz konusu olduğunda çok soyut bir kavramdır.  

Tüm bu şartların nirengi noktası Türkiye’nin laik ve Batılı bir ülke olmasıdır. Bahsettiğim nitelikleriyle Türkiye değindiğim coğrafyanın dışa açılan kapısıdır. Bir zamanlar ‘Doğu’nun Paris’i’ diye anılan, Şii/Caferi olmasına rağmen sosyo kültürüyle İran’dan misliyle farklı olan Azerbaycan dahi bu gerçeğin dışında değildir. Bu şartlar yani kültürel yakınlıklar içinde Türkiye’nin her iki ülkeyle de hiç değilse petrol, doğalgaz üstünden ve başka unsurlarla yeni bir ilişki düzeni kurması çok mu şaşırtıcı olacaktı? Özellikle İran’la, Kürt konusu başta olmak üzere yaşanan hassasiyetlerin ardından, öncekilerden farklı bir düzene geçileceği, Azerbaycan’ın da bu yeni teslisin (üçlünün) öteki ayağı olacağı ve Türkiye’nin bu ilişkiden menfaatler sağlayacağı besbelliyken şu lanet savaş başladı. 

Böylesi bir tabloda İran’a açılan savaş biraz da Türkiye’ye açılmış olmuyor mu? Herkes dikkat etsin, karanlık basıyor ve Minerva’nın Baykuşu kanatlarını açmak üzere... 


© T24