Hangi merkez parti?
1990’lı yılları Turgut Özal’in ‘dört eğilimi birleştirdik’ sözüyle mücadele ederek geçirdim. Bütün ideolojilerin ortadan kalktığı ve merkezde yoğunlaştığı ülkelerde siyasal radikalizmin aratacağını düşünüyordum. Görüşlerimin dayanağını Fransız siyaset düşünürü Chantal Mouffe’un yapıtlarında bulmuştum. 1990’ları Türkiye’de siyasetin o derecede dağınık, her gün birisi yıkılıp diğeri kurulan koalisyonlarla geçirmesinin nedeni o sözünü ettiğim ideolojik erozyondu. Herkesin merkezde aynı şeyi savunup, radikallerin daha farklı ve iddialı görüşler üretmesiyle ibrenin onlara kayacağını savundum ve yanılmadım.
2002 seçimlerine giderken, 1997’deki 28 Şubat sürecinin çok yanlış olduğunu söyledim. Böylece, merkez-çevreçatışmasının, ordu karşıtı çevreye büyük bir tepkisellik sağlayacağı kesindi. Öyle oldu. Öte yanda, AKP’nin kendi görüşlerini ve ideolojisini sert bir kararlılıkla muhafaza edişinin ibreyi onlardan yana kaydıracağını söylüyordum. O da öyle oldu. 2002 seçimlerini AKP silip süpürerek ve Türkiye’yi kelimenin her anlamında iki partili sisteme iterek kazandı.
Maalesef siyasal analize zerre kadar kulak vermeyen ve kendi bildiklerini tek doğru zanneden Beyaz Türkler 2007’de bir kere daha örtük bir darbe deneyince yine o meşhur merkez-çevre mekanizması işledi, orduyu karşısına alan AKP bir kere daha sandıkları patlattı. Karşısında, önce 28 Şubat’ın, sonra o ucube 367 kararının banisi ve Baykal’ın Genelkurmayın partisi haline getirdiği CHP bir kere daha hüsrana uğradı. O CHP ki, 1995 seçimlerinde barajı bindelik oy farkıyla geçmiş, ama 1999 seçimlerinde barajın altında kalıp Meclis’e girememişti. Unutuluyor! 2002’de CHP’nin kazanmasının nedeni, her şeye rağmen iki partili sistemin diğer ucu/kutbu olmasındandı, yani kendisi öyle olmasa da radikal göründüğü içindir. O da itkilerle, doğru*yanlış, ideolojikleşmişti. Sonucunu gördü. Tezim bir kez daha doğrulanmıştı.
Sonradan bu açıklamanın ötesinde ne olabilir diye çok düşündüm, epey okudum. Benim için göz açan hadise evvela Bill Clinton’un kazandığı seçimlerde (ilk kez 1993’te Başkan seçilmişti) geliştirdiği Triangulation (Üçgenleme) kavramıdır. Bizde tek bir kişinin bu konuyu ele aldığını hatırlamıyorum da bilmiyorum da. Yanılıyorsam çok sevinirim.
Oysa o yıllar her şeyin ‘yeni’sinin icat edildiği dönemdi. Clinton, formülünü Yeni Demokratlar (New Dems) diyerek açıklamıştı. İngiltere’de Blair’in getirdiği formül de (elbette Clinton’dan sonra, 1997’de, ama Clinton’lu yıllarda onun fikirlerinden etkilenerek İngiliz İşçi Partisinde büyük mücadeleler verdikten sonra) Yeni İşçi Partisi idi (New Labor). Devamı ise Üçüncü Yol’du.
Clinton’un kurgusu şuydu. Bir üçgen düşünün. Tabanın sol köşesi politik sol, sağ köşesi politik sağ olsun. Clinton kendisini üçgenin tepe noktası olarak görüyor, çok vulgerleştirerek anlatıyorum, özür dilerim, her iki kanadın temel argümanlarından da bir şeyler alarak üçgeni oluşturuyordu. Kısacası ve esasında Özal’ın, bize özgü şekilde, ‘dört eğilimi birleştirmek’ dediği şeyi yapıyor, iki temel ideolojiyi birleştiriyordu. Bunu nasıl osağlıyordu? Geride başka unsurlar yok muydu?
Sorunun cevabını çok yıllar sonra 2013’te Jonathan Haidt’in The Righteous Mind: Why Good People Are Divided by Politics And Religion? (Erdemli Düşünce: Neden Dinle Politika Ayrıştırıyor İyi İnsanları?) adlı kitabını okuyunca buldum. Ahlak (moral) üstüne düşünen ve bu kavramların politikayı nasıl tayin ettiğini araştıran Heidt’e göre, erdemin ‘tat tomurcukları’ altı kavramdan oluşur: değerbilirlik (care), adalet (fairness), sadakat (loyalty), otorite (authority), kutsallık (sanctity), özgürlük (liberty). Bu altı kavram hepimizde vardır ve erdemli, dürüst bir insan bunların tümüne duyarlılık gösterir.
Siyaset söz konusu olduğunda Amerikalıların ‘liberal’ dediği solcular (dikkat edin, Trump, muhtemelen altı ay dayanacak yeni İngiltere Başbakanı için ‘liberal,........
