menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye yeni baştan başlayacaksa, eski baştan başlamalı: Atatürk’ün dış politika ve ekonomi stratejisinden 2026 Türkiye’sine uzun bir okuma

8 1
09.02.2026

Diğer

Konuk Yazar

09 Şubat 2026

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk

1923 yazında Amerikalı gazeteci Isaac F. Marcosson’un Ankara’ya doğru yaptığı yolculuk, bir seyahat notundan çok daha fazlasını anlatır.[1] İstanbul’dan çıkıp Mudanya, Bursa ve Anadolu’nun yıkılmış köylerinden geçerek ulaşılan Ankara, klasik anlamda bir başkent değildir. Tozlu yollar, yoksulluk, eksik altyapı ve sınırlı imkânlar… Buna rağmen Marcosson’un metninde hissedilen temel duygu, abartılı bir retorikten çok, soğukkanlı bir kararlılıktır.

Ankara’nın başkent oluşu, romantik bir kopuş hikâyesi olarak değil, dönemin koşulları içinde yapılmış rasyonel bir tercih olarak okunmalıdır. İstanbul, yüzyıllar boyunca imparatorluğun idarî ve diplomatik merkezi olmuş; aynı zamanda dış baskıların, kapitülasyonların ve alışkanlıkların yoğunlaştığı bir iletişim ve temas alanıydı. Yeni Türkiye ise karar alma süreçlerini, bu yoğun temas ve etkileşim ağının dışında, daha sade ve doğrudan bir zeminde kurmayı tercih etti.

Bu tercih, bir kaçıştan ziyade bir geçiş stratejisiydi. Ankara, dünyanın geri kalanıyla bağlarını koparan değil; tam tersine, yeni bir devletin kendi sesini bulabilmesi için geçici bir mesafe koyan bir merkez işlevi gördü. Telgraf hatları, yabancı misyonlar ve basın yoluyla dünya ile iletişim sürerken, siyasal karar alma süreci daha sınırlı bir etkileşim ortamında şekillendi.

Bugün, iletişim teknolojilerinin sınırları neredeyse tamamen ortadan kaldırdığı 2026 dünyasında, Ankara’nın başkent oluşu artık İstanbul’a karşı kurulmuş bir zıtlık üzerinden değil; diplomasinin bir mesaj disiplini meselesi olduğu fikri üzerinden okunabilir. Erken Cumhuriyet, dünyayla temasını kesmeden, fakat mesajını çoğaltmadan önce berraklaştırmayı; her sese aynı anda cevap vermek yerine, hangi cümlenin, hangi bağlamda ve hangi muhataba söyleneceğini tayin etmeyi tercih etmişti. Bu anlamda Ankara, bir karşıtlık sembolü değil, iletişimin ritmini ayarlayan bir karar merkezidir.

Marcosson’un metninde geçen ve dönemin siyasal dilinde sıkça kullanılan “Türkiye Türklerindir” ifadesi, bugünden bakıldığında kolayca yanlış okunabilecek bir cümledir. Oysa 1923 bağlamında bu söz, etnik bir dışlama ya da kültürel homojenlik çağrısı değil; hukukî ve siyasal egemenliğin kime ait olduğuna dair açık bir beyan anlamına gelmektedir.

Cumhuriyet’in kuruluş anında temel mesele, “kim Türk’tür?” sorusundan çok, “bu ülkenin kaderine kim karar verecektir?” sorusudur. Osmanlı’nın son yüzyılında bu sorunun cevabı giderek belirsizleşmişti. Gümrüklerden yargıya, maliyeden ulaşıma kadar pek çok alanda karar yetkisi fiilen yabancı güçlerin, imtiyazlı grupların ya da hesap vermeyen merkezlerin elindeydi. Yeni Türkiye’nin iddiası, bu dağınık ve hiyerarşik yapıya son vermektir.

Bu çerçevede “Türkiye Türklerindir” sözü, etnik kökeni ne olursa olsun, bu ülkenin sınırları içinde yaşayan herkes için eşit vatandaşlık temelinde kurulmuş bir egemenlik anlayışını ifade eder. Cumhuriyet, tebaa statüsünü ortadan kaldırarak, dini, etnik ya da sosyal aidiyetlerinden bağımsız biçimde bireyi devletin asli öznesi hâline getirmeyi hedeflemiştir. Egemenlik, bir hanedana, bir zümreye ya da dış bir güce değil; ortak vatandaşlık paydasında birleşen halka aittir.

Bu yaklaşım, imparatorluk düzeninden ulus-devlete geçişin en kritik zihinsel eşiğidir. Buradaki “ulus”, kan ya da soy üzerinden değil; hukuk, sorumluluk ve eşitlik üzerinden tanımlanır. Atatürk’ün kurucu vizyonunda milliyetçilik, dışlayıcı bir kimlik siyaseti değil; ortak kurallara dayalı bir siyasal birlik fikridir.

2026 Türkiye’sinde hâlâ tartışılan vatandaşlık, eşitlik ve aidiyet meseleleri, bu nedenle Cumhuriyet’in kuruluşundaki bu temel tercihle doğrudan bağlantılıdır. Egemenliği eşit vatandaşlık zemininde kuramayan bir devlet ne iç barışı kalıcı kılabilir ne de dış dünyada tutarlı bir aktör olabilir.

Bu noktada dikkat çekici olan husus, laikliğin henüz anayasal bir ilke olarak formüle edilmemiş olmasına rağmen, kurucu pratiğin fiilen din-dışı bir siyasal alan inşa etmeye yönelmiş olmasıdır. Marcosson’un Ankara gözlemlerinde betimlenen yeni merkez, dini otoritelerin, cemaat hiyerarşilerinin ya da kutsal referansların değil; Meclis’in, müzakerenin ve dünyevi karar süreçlerinin belirleyici olduğu bir yönetim tarzını yansıtır. Egemenliğin kaynağı artık ilahi bir meşruiyet değil, açıkça tanımlanmış bir siyasal iradedir.

İzmir İktisat Kongresi’nde Atatürk’ün kullandığı dil de bu yönelimi destekler. Konuşmanın tamamında kader, takdir-i ilahi ya da metafizik gerekçeler değil; tarih, iktisat, emek ve üretim kavramları merkezdedir. Toplumun refahı, dünyevi araçlarla ve akılcı tercihlerle inşa edilmesi gereken bir hedef olarak tanımlanır. Bu yaklaşım, laikliğin daha sonra kurumsallaşacak olan ilkesel çerçevesinin, zihinsel ve pratik altyapısının 1923’te fiilen kurulmaya başlandığını gösterir.

Başka bir ifadeyle,........

© T24