menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kötülük yaparken iyi insan kalmak: Vicdan nasıl susturulur?

21 0
15.10.2026

Albert Bandura’nın ahlaki kopuş kavramından hareketle, gündelik mazeretlerden siyasal itaate uzanan bir sorumluluk meselesi...

Yönetici özeti

Albert Bandura’nın ahlaki kopuş kavramı, insanların kendi ahlaki değerlerini koruduklarına inanırken zarar verici davranışlara nasıl katılabildiklerini açıklar. Zararlı davranışı yüce bir amaçla gerekçelendirmek, adını yumuşatmak, daha ağır kötülüklerle karşılaştırmak, sorumluluğu otoriteye veya gruba aktarmak, sonuçları küçümsemek ve mağduru değersizleştirmek ya da suçlamak, vicdanın davranışı sorgulamasını güçleştirir. Bu mekanizmalar aynı olayda birbirini destekleyebilir.

Kavram modern psikolojiye aittir; güç, adalet ve sorumluluk arasındaki gerilim ise çok daha eskidir. Yazı, Platon ve Thukydides’in sorularını Le Bon’un kitle, Reich’ın otoriter bağlılık, Arendt’in kişisel sorumluluk ve Bauman’ın bürokrasi tartışmalarıyla karşılaştırır. Bu karşılaştırma doğrudan bir etkilenme zinciri ileri sürmez. Bireysel mazeretlerin grup onayı, siyasal aidiyet ve kurumsal işleyiş içinde nasıl güçlenebildiğini gösterir.

Türkiye açısından temel mesele, beka, talimat, kurumun itibarı ve zorunluluk gibi gerekçelerin hangi koşullarda yapılanın incelenmesini engellediğidir. Aynı soru şirketler, örgütler, aileler ve dijital topluluklar için de geçerlidir. Çıkış yolu, zararı görünür kılmak, sorumluluğu belirlemek ve itirazı güvenceye almaktır. İyi insan olduğuna inanmak yeterli değildir; kendi tarafımızın davranışlarını da savunduğumuz değerlerle değerlendirmek gerekir.

Giriş: “Ben yalnızca görevimi yaptım”

Bir haksızlığın ardından duyulabilecek en tanıdık cümlelerden biridir bu. Yanına başkaları da eklenir: “Kararı ben vermedim.” “Herkes böyle yapıyordu.” “Ülkenin içinde bulunduğu koşulları düşünmek gerekir.” “Onlar da bunu hak etti.”

Farklı ortamlarda, farklı ağızlardan çıkan bu sözlerin ortak bir işlevi vardır: Yapılanla yapan arasına mesafe koymak. Bir insanın uğradığı zarar ortadadır; fakat sorumluluk emirlerin, koşulların, ortak kararların ve mağdura yöneltilen suçlamaların arasında dolaşmaya başlamıştır. Sonunda herkesin bir gerekçesi vardır, kimsenin üstlenmediği bir sonuç kalır.

Elbette her gerekçe bir kaçış değildir. İnsanlar gerçekten sınırlı seçeneklerle karşılaşabilir, baskı altında karar verebilir, sonuçlarını bütünüyle öngöremedikleri eylemlerde bulunabilir. Bir davranışı değerlendirmek, içinde gerçekleştiği koşulları da anlamayı gerektirir. Ancak koşulları açıklamakla sorumluluğu ortadan kaldırmak aynı şey değildir. Asıl mesele, açıklamanın hangi noktada kişinin kendisini sorgulamasını engelleyen bir mazerete dönüştüğüdür.

Bu soru, kötülüğü yalnızca başkalarının karakterinde arama alışkanlığımızı da sarsar. Kendilerini acımasız olarak gören insanların yapabileceklerini düşünmek kolaydır. Daha güç olan, ailesine bağlı, arkadaşlarına yardım eden, dürüstlüğe önem verdiğini söyleyen bir insanın belirli koşullarda ağır bir haksızlığa nasıl katılabildiğini anlamaktır. Aynı kişi bir yerde şefkatli, başka bir yerde kayıtsız; bir ilişkide adil, başka bir ilişkide zalim olabilir. Üstelik bu çelişkiyi her zaman bir çelişki olarak yaşamayabilir.

Albert Bandura’nın “ahlaki kopuş” kavramı tam da burada açıklayıcı bir kapı açar.

Ahlak yerinde dururken vicdan nasıl devreden çıkar?

Bandura’nın yaklaşımında ahlaki davranış, yalnızca dışarıdan gelen ödül ve cezalarla açıklanmaz. İnsanlar kendi davranışlarını içselleştirdikleri ölçülerle de değerlendirir. Bir haksızlık yapmayı düşündüğümüzde bizi durduran şey, yalnızca yakalanma ihtimali değildir. Kendimize duyduğumuz saygıyı kaybetme, suçluluk hissetme veya davranışımızı kendimize açıklayamama ihtimali de bizi sınırlar.

Ne var ki bu iç denetim her durumda aynı biçimde işlemez. İnsan, davranışını yeniden adlandırarak, sorumluluğunu başkasına aktararak veya verdiği zararı küçülterek kendi ahlaki ölçülerinin yaptırımından uzaklaşabilir. Bandura’nın ahlaki kopuş dediği süreç budur: Ahlaki standartların bütünüyle kaybolmasından çok, belirli davranışlara uygulanmasının engellenmesi.

Bir çalışanı sistemli biçimde aşağılamak, “disiplin sağlamak” diye anlatılabilir. Bir topluluğun haklarını kısıtlamak, “düzeni korumak” gerekçesiyle savunulabilir. Açık bir haksızlığa sessiz kalmak, “kuruma zarar vermemek” adına doğru bulunabilir. Bu ifadelerin her kullanımı elbette ahlaki kopuş değildir. Disiplin de düzen de kurumsal sorumluluk da meşru ihtiyaçlardır. Sorun, bu amaçların yapılanın niteliğini incelemeyi engelleyen bir örtüye dönüşmesidir. Hangi araç kullanılmıştır? Kim zarar görmüştür? Başka bir yol mümkün müdür? Amaç ne kadar önemli sayılırsa sayılsın, bu sorular geçerliliğini korur.

Ahlaki kopuşun ayırt edici yanı, kişinin iyi insan olduğu düşüncesini korurken zarar verici bir davranışa katılabilmesidir. Hatta bazen davranışından dolayı kendisini övebilir. Sertliğini cesaret, kayıtsızlığını gerçekçilik, itaatini sadakat olarak görür. Vicdanın dili ortadan kalkmamış, yapılanı onaylayan bir biçime bürünmüştür.

Bu süreç her zaman soğukkanlı bir hesapla kurulmaz. İnsan önce yanlış olduğunu bildiği bir davranışa karar verip sonra ona uygun mazereti arayabilir. Fakat içinde bulunduğu grubun dilini, kurumun alışkanlıklarını ve otoritenin açıklamalarını zamanla benimseyerek de aynı noktaya gelebilir. Başlangıçta rahatsız eden bir uygulama sıradanlaşır. İtiraz etmek giderek güçleşirken katılmak kolaylaşır. Bir süre sonra “Burada işler böyle yürür” cümlesi, “Burada yapılan doğru mudur?” sorusunun yerini alır.

Dolayısıyla ahlaki kopuşu yalnızca bireyin içinde gerçekleşen bir mesele olarak ele almak eksik kalır. Kişinin kendisine anlattığı hikâyeyi çoğu zaman çevresi de anlatmaktadır. Aynı gerekçe toplantılarda tekrarlanır, aynı sözcükler resmî açıklamalarda kullanılır, aynı mağdurlar aynı sıfatlarla anılır. Bireysel mazeret böylece toplumsal onay kazanır.

Kavramın siyaset açısından önemi burada belirginleşir. Siyasal güç, insanlara ne yapacaklarını söylemenin yanında, yaptıklarını nasıl anlamlandıracaklarını da etkileyebilir. Zararın adı değiştirilebilir, sorumluluk belirsizleştirilebilir, itiraz sadakatsizlik sayılabilir. Bu koşullarda insanlar, savundukları değerlerle katıldıkları eylemler arasındaki çatışmayı görmekte zorlanır.

Bandura’nın kavramı modern psikolojinin ürünüdür. Ama kavramın aydınlattığı soru çok daha eskidir: İnsan, çıkarına veya bağlı bulunduğu güce hizmet eden bir davranışı hangi koşullarda adaletin gereği saymaya başlar? Antik Yunan’dan bugüne uzanan tartışmanın düğüm noktalarından biri budur.

Modern bir kavram, kadim bir soru

Platon’un Devlet’inde anlatılan Gyges’in yüzüğü, insanı görünmez kılan bir güce sahiptir. Yüzüğü kullanan kişi, başkalarının bakışından ve yaptıklarının ortaya çıkması ihtimalinden kurtulur. Hikâyeyi aktaran Glaukon’un ortaya attığı soru sarsıcıdır: İnsan, haksızlık yaptığında yakalanmayacağından emin olsa yine de adil davranır mı?

Burada tartışılan, ahlakın neye dayandığıdır. Adaleti kendi başına değerli olduğu için mi benimseriz, yoksa haksızlığın sonuçlarından çekindiğimiz için mi? Platon’un diyaloğu bu soruyu adaletin savunusuna açar. Bandura’nın yüzyıllar sonra geliştireceği kavram ise farklı bir noktayı aydınlatır: İnsan başkalarının bakışından kaçamadığında bile, kendi davranışını kendisine kabul ettirecek bir açıklama kurabilir. Görünmezliğin sağladığı dış korumaya, mazeretin sağladığı iç koruma eklenir.

Bu iki yaklaşım aynı değildir. Gyges’in yüzüğü ahlaki kopuş kuramının ilk biçimi sayılamaz. Fakat yan yana okunduklarında, sorumluluğun iki koşulunu düşünmemizi sağlarlar: Başkalarına hesap vermek ve insanın kendi kendisiyle hesaplaşabilmesi. Dış denetimin zayıfladığı, iç denetimin de gerekçelerle etkisizleştirildiği yerde haksızlığın önündeki engeller azalır.

Thukydides’in Peloponnesos Savaşı anlatısı ise bizi bireyin vicdanından siyasal topluluğun diline götürür. Korkyra’daki iç çatışmayı ele alırken, tarafların davranışları adlandırma biçimlerinin nasıl değiştiğini gösterir. Ölçüsüz atılganlık, cesaret gibi değerlendirilirken, ihtiyat korkaklık sayılabilir; düşünerek hareket etmek, tarafına yeterince bağlı olmamanın işareti hâline gelebilir. Bir davranışın değeri, giderek ne olduğuna göre değil, hangi tarafa hizmet ettiğine göre belirlenir.

Bu gözlemin bugüne uzanan gücü açıktır. Aynı eylemi rakibimiz yaptığında zorbalık, bizim tarafımız yaptığında kararlılık sayıyorsak ahlaki ölçünün yerine aidiyet geçmeye başlamış demektir. Yalanın yanlışlığı, kimin söylediğine; haksızlığın ağırlığı, kime yapıldığına göre değişir. İnsan kendi tarafını savunduğunu düşünürken, taraflar arasında ortak bir adalet ölçüsünün bulunması imkânını aşındırabilir.

Burada “soybilim” sözcüğü, değişmeden ilerleyen bir düşünce zinciri anlamına gelmez. Platon’dan Thukydides’e, oradan modern psikolojiye uzanan kesintisiz bir kuram yoktur. İzlediğimiz şey, farklı dönemlerde farklı biçimler alan bir sorundur: Güç, çıkar ve aidiyet, insanın doğruyla yanlış arasındaki ayrımını nasıl etkiler? Bandura’nın özgün katkısı, bu geniş tarihsel sorunun içindeki belirli psikolojik mekanizmaları sistemli biçimde açıklamasıdır.

Zararın adını değiştirmek

Ahlaki kopuş çoğu zaman bir adlandırmayla başlar. Yapılan işin adı değiştiğinde, onunla kurulan duygusal ve ahlaki ilişki de değişebilir. Bir insanı incitmekle “gereken dersi vermek”, bir hakkı ortadan kaldırmakla “zorunlu düzenlemeyi yapmak” aynı çağrışımları yaratmaz. İkinci ifadeler, davranışı belirli bir amaç içine yerleştirerek zararı arka plana iter.

Bandura’nın ahlaki gerekçelendirme dediği mekanizmada, zarar verici davranış değerli sayılan bir amaca bağlanır. Ülkeyi korumak, topluluğu savunmak, kurumun varlığını........

© T24