menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

İsrail’i anlamak, Netanyahu’yu aklamak değildir

10 0
25.06.2026

İsrail, kökleri Theodor Herzl’den Balfour Deklarasyonu’na, Osmanlı sonrası düzen arayışından Britanya Mandası yıllarına uzanan Siyonist projenin; Holokost’un ardından ise Yahudi halkı için tarihsel bir güvenlik ve barınma zorunluluğu olarak dünya siyasetinin merkezine yerleşmesinin sonucunda doğdu. Bu hakikat, İsrail toplumunun güvenlik arayışını anlamayı zorunlu kılar. Fakat aynı hakikat, Netanyahu’nun aşırı sağ koalisyonunun Gazze, Batı Şeria, Lübnan ve İran üzerinden yürüttüğü sürekli savaş ve fiili genişleme siyasetini dokunulmaz kılmaz. Türkiye açısından mesele İsrail’le ebedi düşmanlık değil; bölgeyi kalıcı savaşa sürükleyen rejim aklına karşı, insani hukukla stratejik soğukkanlılığı aynı cümlede kurabilmektir. Bunun da adı, Cumhuriyet’in en berrak dış politika ilkesiyle, “Yurtta sulh, cihanda sulh”tur.

Zor bir ahlaki denge

Türkiye-İsrail ilişkilerini konuşurken ilk dikkat edilmesi gereken şey, İsrail devleti ile Netanyahu rejimini, Yahudi halkının tarihsel trajedisi ile bugünkü aşırı sağ iktidar aklını, güvenlik ihtiyacı ile sürekli savaş siyasetini birbirine karıştırmamaktır. İsrail’in kuruluşu bir anda, boşluktan, yalnızca Holokost’un ardından doğmuş değildir. Kökleri 19. yüzyıl sonu Avrupa antisemitizmine, Theodor Herzl’in siyasal Siyonizm düşüncesine, 1897 Basel Kongresi’ne, Osmanlı Filistini’ne yönelen göç dalgalarına, Birinci Dünya Savaşı sonrasındaki manda düzenine ve 1917 Balfour Deklarasyonu’na uzanan daha eski ve daha karmaşık bir tarihsel sürecin ürünüdür. Fakat Holokost, bu sürece bambaşka bir tarihsel aciliyet, ahlaki ağırlık ve uluslararası meşruiyet zemini kazandırdı. Avrupa’nın kalbinde, modern devlet aygıtının ve sanayileşmiş bürokrasinin bir imha mekanizmasına dönüşmesi, Yahudi halkı için “güvenlik” kelimesini sıradan bir dış politika başlığı olmaktan çıkardı; varoluşsal bir hafıza meselesi haline getirdi.

Bu nedenle İsrail’in varlık ve güvenlik meselesi, herhangi bir devletin sıradan güvenlik endişesi gibi okunamaz. Orada tarihsel hafızanın en ağır, en acılı, en kırılgan katmanı vardır. Bu katmanı yok sayan her analiz, daha baştan eksik ve adaletsizdir. İsrail toplumunun kendisini kuşatılmış hissetmesini, güvenlik reflekslerinin derinliğini, Yahudi halkının tarih boyunca uğradığı pogromları, sürgünleri ve nihayet Holokost’u hesaba katmadan yapılacak her değerlendirme, meselenin insani boyutunu ıskalar.

Fakat aynı şekilde, bu tarihsel travma bugünkü İsrail hükümetinin her politikasını meşrulaştıran sınırsız bir çek haline de getirilemez. Gazze’de sivillerin kitlesel yıkımı, Batı Şeria’da yerleşimlerin genişlemesi, Lübnan’da savaşın büyüme riski, İran’la doğrudan çatışma ihtimali ve Suriye’de oluşan yeni güç boşlukları, İsrail’in güvenlik arayışını giderek bölgesel bir istikrarsızlık üretim hattına dönüştürüyor. Burada sorulması gereken temel soru şudur: Netanyahu İsrail’i gerçekten daha güvenli bir ülkeye mi dönüştürüyor, yoksa güvenlik adına ülkesini daha yalnız, daha hırçın, daha bağımlı ve daha tehlikeli sulara mı sürüklüyor?

Bu sorunun Türkiye açısından önemi büyüktür. Çünkü Türkiye, İsrail-Filistin meselesine yalnızca ahlaki bir duyarlılıkla değil, aynı zamanda kendi güvenliği, ekonomisi, enerji hatları, Doğu Akdeniz dengesi, Suriye politikası, İran’la ilişkileri, NATO konumu ve iç toplumsal barışı açısından da bakmak zorundadır. Dolayısıyla Türkiye’nin İsrail politikası öfke ile nostalji arasında salınamaz. Ne 1990’ların askeri-stratejik yakınlaşmasını bugüne taşıyabilecek bir bölgesel zemin vardır; ne de İsrail’le kalıcı düşmanlık Türkiye’nin uzun vadeli çıkarlarına hizmet eder. Türkiye’nin ihtiyacı, duygusu olan ama duygusuna teslim olmayan, hukuku savunan ama diplomasiyi terk etmeyen, Filistin halkının trajedisini merkeze alan ama Yahudi halkının tarihsel korkularını da küçümsemeyen bir dış politika dilidir.

Erken tanıma, ihtiyatlı ilişki

Türkiye, İsrail’i 1949 yılında tanıyan ilk Müslüman çoğunluklu ülkelerden biri oldu. Bu karar yalnızca İsrail’e dönük bir jest değildi; Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı dünyasıyla kurduğu yeni konumlanmanın, Sovyet tehdidi karşısında güvenlik arayışının ve NATO’ya yaklaşma stratejisinin de parçasıydı. Erken Cumhuriyet diplomasisinin temel refleksi, büyük ideolojik kamplara kapılmadan, ülkenin güvenliğini uluslararası denge içinde korumaktı. Bu çerçevede İsrail’le ilişki, romantik bir yakınlık değil, ihtiyatlı bir diplomatik tanıma olarak başladı.

Bu ilk dönem, Arap dünyasıyla ilişkileri tümüyle karşıya almayan, İsrail’le de diplomatik kanalı kapatmayan bir denge arayışıydı. Türkiye, bir yandan Batı ittifak sistemine yaklaşırken, diğer yandan Ortadoğu’da kendisini mezhep, ideoloji veya blok siyasetine hapsetmemeye çalıştı. Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi tam da burada anlam kazanıyordu: Türkiye’nin bölgeye bakışı, başka ülkelerin iç savaşlarına, ideolojik kamplaşmalarına veya etnik-dini hesaplaşmalarına doğrudan taraf olmak değil, kendi güvenliğini barışçı ve dengeli bir dış politika içinde korumaktı.

İsrail açısından da Türkiye ilişkisi, Arap dünyasının kuşatması karşısında çevrede nefes alabileceği nadir diplomatik alanlardan biriydi. İsrail’in “çevre stratejisi” içinde Türkiye, İran ve bazı Arap olmayan aktörlerle ilişkiler, ülkenin yalnızlığını azaltan unsurlar olarak görülüyordu. Ancak bu yakınlık hiçbir zaman düz bir çizgi halinde ilerlemedi. 1956 Süveyş Krizi, 1967 ve 1973 savaşları, Filistin meselesinin Türkiye kamuoyundaki ağırlığı ve Arap dünyasıyla ilişkiler, Ankara’nın İsrail’le mesafesini dönem dönem yeniden ayarlamasına yol açtı.

1990’ların stratejik yakınlaşması

Türkiye-İsrail ilişkilerinde en parlak dönem 1990’larda yaşandı. Soğuk Savaş’ın bitmesi, Oslo sürecinin yarattığı iyimserlik, Suriye’nin PKK’ya verdiği destek, Türkiye’nin askeri modernizasyon ihtiyacı ve ABD’nin bölgesel mimarisi, Ankara ile Tel Aviv’i birbirine yaklaştırdı. Bu dönemde askeri eğitim, savunma sanayii, istihbarat paylaşımı, modernizasyon projeleri ve ticaret, ilişkilerin ana taşıyıcı unsurları haline geldi. Türkiye için İsrail, askeri teknolojiye erişim ve Suriye baskısına karşı stratejik denge anlamına geliyordu. İsrail için Türkiye, bölgedeki en önemli Müslüman çoğunluklu Batı müttefiki ve stratejik derinlik sağlayan bir aktördü.

Fakat 1990’ların bu yakınlaşması, aslında kırılgan bir zemine dayanıyordu. Birincisi, Filistin meselesi Türkiye toplumunun vicdanında hiçbir zaman marjinal bir konu olmadı. İkincisi, Türk dış politikasında İsrail’le askeri yakınlaşma, geniş toplumsal mutabakatla değil, daha çok devlet elitleri ve güvenlik bürokrasisinin tercihleriyle yürüdü. Üçüncüsü, İsrail’in Filistin politikasındaki sertleşme, her kriz anında Türkiye’de bu ilişkinin meşruiyetini zayıflattı. Dolayısıyla 1990’ların stratejik ortaklığı, göründüğü kadar derin bir toplumsal zemin üzerine kurulmuş değildi.

2000’li yılların başında AK Parti iktidarıyla birlikte Türkiye’nin Ortadoğu dili değişti. İlk yıllarda İsrail’le ilişkiler tümüyle kopmadı; hatta diplomatik temaslar sürdü. Ancak 2008-2009 Gazze savaşı, 2009 Davos çıkışı ve 2010 Mavi Marmara baskını, Türkiye-İsrail ilişkilerinde psikolojik eşiği aşan kırılmalar yarattı. Mavi Marmara yalnızca bir diplomatik kriz değildi; Türkiye kamuoyunda İsrail’in Filistinlilere uyguladığı şiddetin doğrudan Türk vatandaşlarının ölümüyle birleştiği bir hafıza anına dönüştü. Bundan sonra Türkiye-İsrail ilişkileri, artık eski askeri-stratejik diline kolayca dönemeyecek bir alana girdi.

Normalleşme denemesi ve Gazze’nin dönüşü

2022 yılında iki ülke yeniden büyükelçi atayarak normalleşme sürecine girdi. Bu normalleşmenin arkasında romantik bir barış arayışından çok, karşılıklı çıkarlar vardı. Doğu Akdeniz enerji dengeleri, ticaret, turizm, savunma teknolojileri, İran’ın bölgesel etkisi, ABD ile ilişkiler ve bölgesel yalnızlaşma kaygıları iki tarafı yeniden konuşmaya itti. Türkiye, aynı dönemde Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Mısır ve İsrail’le ilişkilerini onarmaya çalışıyordu. İsrail de Türkiye’yle tamamen kopuk bir ilişkinin Doğu Akdeniz ve bölgesel güvenlik açısından maliyetini görüyordu.

Fakat 7 Ekim 2023 sonrasında başlayan Gazze savaşı, bu normalleşme denemesini fiilen bitirdi. Hamas’ın sivilleri hedef alan saldırısı İsrail toplumunda ağır bir güvenlik travması yarattı. Ancak İsrail hükümetinin Gazze’ye verdiği karşılık, zamanla askeri operasyon sınırlarını aşarak kitlesel yıkım, zorunlu göç, açlık, sağlık sisteminin çöküşü ve uluslararası hukuk tartışmalarının merkezine oturdu. Türkiye, bu süreçte İsrail’e karşı giderek daha sert bir dil benimsedi; ticaretin durdurulması, diplomatik tansiyonun yükselmesi ve uluslararası yargı süreçlerine destek, Türkiye’nin pozisyonunu daha belirgin hale getirdi.

Burada Türkiye açısından kritik nokta şudur: Gazze meselesi yalnızca Filistinlilerin trajedisi değildir; aynı zamanda bölgesel düzenin ahlaki testidir. Eğer Gazze’de sivillerin topluca cezalandırılması, açlığın bir savaş aracına dönüşmesi, şehirlerin yaşanamaz hale gelmesi ve hukuk mekanizmalarının etkisiz bırakılması normalleşirse, Ortadoğu’da hiçbir devlet uzun vadeli güvenlik mimarisi kuramaz. İsrail kısa vadede askeri üstünlük sağlayabilir; fakat her yıkılmış mahalle, her parçalanmış aile, her gömülemeyen çocuk, bölgenin kolektif hafızasında yeni bir öfke biriktirir. Bu öfkenin sınırı, pasaportu ve takvimi yoktur.

Netanyahu rejimi ve sürekli savaş siyaseti

Netanyahu’nun temel sorunu, İsrail’in güvenliğini genişleyen bir savaş coğrafyası içinde aramasıdır. Gazze, Batı Şeria, Lübnan, Suriye ve İran dosyaları birbirine bağlandıkça, İsrail’in güvenliği askeri kapasitenin büyüklüğüne indirgeniyor. Oysa bir ülkenin güvenliği yalnızca düşmanlarının ne kadar zayıflatıldığıyla ölçülmez; komşularının ne kadar istikrarlı olduğu, müttefiklerinin ne kadar güvenilir kaldığı, uluslararası meşruiyetinin ne kadar korunduğu ve kendi toplumunun ne kadar bütün kaldığıyla da ölçülür. Netanyahu’nun yönetiminde İsrail, bu alanların çoğunda güç kaybediyor.

Netanyahu’nun aşırı sağ koalisyonu, İsrail siyasetini giderek daha dar, daha ideolojik ve daha cezalandırıcı bir çizgiye çekti. Batı Şeria’daki yerleşimci şiddeti, iki devletli çözüm perspektifinin fiilen tasfiyesi, Gazze’deki yıkıcı askeri strateji ve Lübnan-İran hattındaki riskli tırmanma, İsrail’i yalnızca Filistinlilerle değil, bölgenin tamamıyla daha sert bir karşıtlık ilişkisine sokuyor. Bu politikaların kısa vadeli amacı caydırıcılık olabilir;........

© T24