Papa Afrika’da savaş, zulüm ve sömürüye karşı kararlı bir duruş sergiledi
Papa savaş çıkaran tiranları hedef aldı
Papa Leo’nun dün sona eren on günlük Afrika ziyareti Türkiye’de pek yankı bulmadı. Türkiye’de medya haklı olarak uzun zamandan beri ülkenin kendi iç gündemine ve yakın çevresinde cereyan eden kanlı savaşlara kapanmış vaziyette. Bunda yadırganacak bir durum yok.
Ama Papa’nın Afrika’da verdiği mesajlar önemliydi ve kanımca hedefini buldu. Papa Kamerun’da “dünyanın bir avuç tiran tarafından perişan edildiğini” belirttiği zaman bundan en çok Trump rahatsız oldu. Trump hadsiz şekilde Papa’nın İran’ın nükleer tehdidine karşı gereken tavrı koymayan zayıf bir kişi olduğunu ileri sürünce, kendi evangelist tabanından dahi tepki aldı. İkinci Dünya Savaşı’nda bile Hitler ve Mussolini papaları bu kadar açık hedef haline getirmemişlerdi. Hele Trump sosyal medyada kendisini İsa peygamber şeklinde gösteren bir resmini yayınlayınca yer yerinden oynadı. Dünyanın her köşesinden Trump’a tepkiler yağdı. Trump’la pek sevişen soft neofaşist İtalya Başbakanı Giorgia Meloni dahi Papa’ya yönelik sözlerinden ve Hristiyanlığın kutsallarını oyuncak yapmasından dolayı onu kınamak zorunda kaldı.
Ama bu yazıyı Papa-Trump kavgasını yeniden anlatmak için değil, Papa’nın savaşa, baskı, zulüm ve sömürüye karşı Afrika’da sergilediği kararlı tutumu vurgulamak için kaleme alıyorum.
Papa on günlük ziyaretine Cezayir’den başladı, daha sonra hepsi Katolik nüfus çoğunluğuna sahip Kamerun, Angola ve Ekvator Ginesi’ne gitti. Bunlarda Kamerun ve Ekvator Ginesi benim geçmişte nezdinde görevli olduğum ülkeler. Her ikisini de birkaç kez ziyaret etmişliğim ve değişik kentlerinde temaslarda bulunmuşluğum var. Bu yüzden Papa’nın Afrika ziyaretini ayrı bir ilgiyle takip ettim.
Papa Cezayir’de Müslümanlara iş birliği ve hoşgörü elini uzattı
Cezayir benim gözümde “Afrika”dan ziyade bir Kuzey Afrika ülkesidir. Eski değimle bir Mağrip ülkesidir (bu terim “garp” sözcüğünden gelir, yani Kuzey Afrika’nın batısı). Romalılar döneminde bugünkü Tunus’u ifade eden Afrika ismi sonradan tüm kıtayı tanımlamak için kullanılmış olsa da benim için Afrika siyah nüfusun yaşadığı Sahra’nın güneyidir. Burada kültürler de sorunlar da makus tarih de ortaktır.
Cezayir Papa Leo’nun seçildikten sonra ziyaret ettiği ikinci nüfusu Müslüman ülke oldu. Malum birincisi Papa’nın ayağının tozu ile geldiği Türkiye’ydi. Bugün ayaklar altına alınan anayasaya göre laik bir ülkeyiz ama, nüfusumuz ezici çoğunlukla Müslüman. Papa’nın Türkiye ziyareti Hristiyanlığın ilk evrensel (ekümenik-cihanşumul) konsili olan ve Roma İmparatoru Büyük Konstantin’in henüz vaftiz olup Hristiyanlığı kabul etmediği bir sırada başkanlık yaptığı İznik Konsili’nin 1700’ncü yıldönümü münasebetiyle gerçekleştirilmişti. (İlgilenenler bu ziyaret hakkında zamanında kaleme aldığım T24’teki makalemi buradan okuyabilirler.)
Papa, halkı Katolik Fransa tarafından ağır şekilde sömürülen ve bağımsızlık mücadelesinde tarifsiz zulüm ve acılar çeken Ceyazir halkı üzerinden dünya Müslümanlarına karşılıklı anlayış, hoşgörü ve iş birliği mesajları verdi. Gazze’deki soykırıma adıyla karşı çıkabilmiş, İsral’i lafı eğip bükmeden eleştirebilmiş, Trump’ı İran Şavaşı’ndan dolayı kınamış bir Papa’nın, Cezayir’de bu tür mesajlar vermesi önemliydi. Chicago’nun arka sokaklarında yoksulluk içinde büyümüş, Latin Amerika’da sıradan bir papazken haksızlık ve sömürüye karşı mücadele etmiş Papa Leo’dan da bu beklenirdi.
Avrupalıların farklı kültürleri hoşgörü içinde kabul etme konusunda Papa Leo’dan alacakları çok dersler var. Ama AB Komisyonu Başkanı Bayan Von der Leyen’in bu dersleri almaya niyeti olmadığı çok açık. Türkiye’yi Çin ve Rusya (hele Ukrayna’da insanlık suçu işleyen ve Avrupa’yı savaşla tehdit eden Rusya!) gibi Avrupa’nın dışında tutulması gereken hasım bir ülke olarak gösteren Von der Leyen gibilere en iyi cevap, bu tür tavırlara rağmen AB yolunda kararlı şekilde ilerlemek olmalı. Ama maalesef Ankara’da böyle bir niyet yok. Bu da Von der Leyen’lerin ekmeğine yağ sürüyor.
Kamerun, Angola ve Ekvator Ginesi’nde, Afrika’nın her yerinde görülen kötü yönetim, baskı ve yolsuzluk fazlasıyla var
Papa’nın Cezayir’den sonra ziyaret ettiği Kamerun, Angola ve Ekvator Ginesi’nde ise Papa Leo’nun hedefi Afrika’yı yiyip bitiren dahili sorunlardı. Bunlar sömürgeci ülkelerden miras alınan sorunlar olsalar da bağımsızlık sonrası günler artık çok gerilerde kaldı. Kötü yönetişim, otokratik iktidarlar, baskı, sömürü, yolsuzluk ve iç savaşlar yıllardır Afrika’nın yakasını bırakmayan, adeta bu kıtayla özdeşleşmiş illetler haline geldiler.
Afrika’da bir kez işbaşına gelen koltuğa yapışıp kalıyor. Papa’nın ziyaret ettiği, benim de zamanında nezdinde akredite Büyükelçi olarak görev yaptığım Kamerun ve Ekvator Ginesi bu tür yönetimlerin başında gelir. Kamerun’da Paul Biya, Ekvator Ginesi’nde Teodoro Obiang Nguema Mbasogo (kısaca Obiang adıyla maruftur), Afrika’da en uzun iktidarda olan “liderler”dir.
93 yaşındaki Paul Biya 1982 yılında bu yana 44 yıldır ülkenin tartışılmaz devlet başkanıdır. Daha öncesinde de 7 yıllık bir başbakanlık dönemi bulunuyor. Anlayacağınız beterin de beteri var.
2005-8 arasında Nijerya’da görevdeyken, monşer Büyükelçi olarak havalandıktan sonra nereye ve nasıl ineceği bilinmeyen uçaklarla üç kez Kamerun’a gittim. Ama bir türlü Biya tarafından kabul edilmek nasip olmadı. Zira Paul Biya ülkesinde durmak yerine vaktinin çoğunu bir eli balda, bir eli yağda, Fransa’daki şatosunda geçirir.
O zamanlar başkent Yaounde’ye doğrudan uçak olmadığı için liman kenti Douala’dan sonra yağmur ormanında, karşıdan gelen dev kamyonlardan kaçarak, silahlı soygun çetelerinden ve rüşvet için yol kesen askerlerden sakınarak, çamurlara bata-çıka 250 km’lik tehlikeli bir yol yapmak gerekiyordu. Şimdilerde de şartların değiştiğini sanmıyorum.
Kamerun halkı fakir, lakin muhteşem ve vaz geçilemez liderler Biya çok zengindir. Esasen ülkenin tüm zenginlikleri birkaç kişinin elinde çarçur edilir. Üstelik ülkede bir de İngilizce konuşan Protestanlarla, Paul Biya’nın sözde tabanını oluşturan Fransızca konuşan Katolik çoğunluğun sömürge döneminden kalma bitmeyen bir iç savaşı vardır. Bu çatışmanın varlığı lidere ayrı bir meşruiyet kazandırır.
Ankara’daki Amerikalı bölge valisi Tom Barrack güçlü lider, monarşi vs. diyor ya, alın size güçlü liderin Kamerun’unu!
Ekvator Ginesi’nde durum daha da vahimdir. Bu küçücük ülke, bir ana ada ve karşı kıyıda kare şeklinde, sınırları cetvelle çizilmiş bir kara parçasından oluşur. Ülkenin her iki bölümünü de ziyaret etmişliğim vardır.
Nüfusu 2 milyonu bulmayan ülkenin halkı İspanyolca konuşur. Yöneticiler, sömürge dönemi çoktan geride kalmış olmasına rağmen kendilerini Afrikalıdan çok ruhen İspanyol sayarlar. Ülkenin bir zamanlar işkenceciliği ile ünlü emniyet müdürü 84 yaşındaki Devlet Başkanı Obiang da Paul Biya gibi ülkesini darbeyle işbaşına geldiği 1982 yılından bu yana 44 yıldır aralıksız demir yumrukla yönetmektedir.
Obiang’la başkent Malabo’daki çakma Versay benzeri sarayında iki kez görüşme fırsatı bulmuştum. Türkiye Büyükelçisi olarak ülkeme ve şahsıma gösterdiği itibar ve konukseverlikten dolayı çok memnun olsam da petrol zengini bu ülke halkının bir Arap şeyhliğindeki gibi refah içinde yaşayabilecekken büyük bir yoksulluk içinde olmasına çok üzülmüştüm. Ülkenin tüm kaynakları yönetici azınlık tarafından dışarıya sifonlanıyor ve çarçur ediliyordu. Obiang’ın oğlu o zamanlar Paris’teki playboy yaşamı, harcadığı paralar ve işlediği suçlarla isim yapmıştı. Şimdi babası tarafından devlet başkan yardımcısı yapılmış. Ülke şartları hâlâ aynı. Sömürü ve zulüm artarak devam ediyor. Ülkede muhalifler ağır cezalarla karşı karşıya kalıyorlardı. Şimdi durum daha da ağırlaşmış. Sesini çıkaranlar bugün de sorgusuz sualsiz hapse atılıyor, ağır işkenceler altında ömürlerinin geri kalanını zindanlarda geçirmek zorunda kalıyorlar.
Angola da başka bir kötü yönetim, sömürü ve baskı örneği. Oysa bu ülkede çok onurlu bir kurtuluş mücadelesi verilmişti. Gençliğimde beni en çok heyecanlandıran Afrika kurtuluş mücadelelerinin başında Mozambik, Angola, Namibia (o zamanki adıyla Güney Batı Afrika), Zimbabwe (o zamanki adıyla Rodezya) ve Güney Afrika gelirdi. Bunlardan özellikle Zimbabwe’de ve Angla’da iktidara gelen kurtuluş örgütleri rakip klanları baskı altına alarak, ülke zenginliklerinin üzerine çökerek hızla yolda çıktılar. Güney Afrika’da dahi Nelson Mandela’nın yoldaşları devrimi amacından saptırdılar.
Petrol zengini Angola’da küçük bir azınlık zenginleşirken halkın çoğuna yoksulluk ve baskı reva görüldü. Bu yüzden bu ülkede de iç huzursuzluk ve çatışmalar hiç eksilmedi.
Papa’nın Mesajları Afrika’da yankılanacak
Papa Leo’nun Cezayir’den sonra ziyaret ettiği üç Sahraaltı ülkenin seçimi bu bakımdan çok dikkat çekici. Papa Katolik çoğunluğa sahip söz konusu ülkelerde lafı hiç eğip bükmeden yönetici sınıfın gözünün içine bakarak kitlesel törenlerde verdiği mesajlarla, iyi yönetim, özgürlük ve ekonomik düzelme özlemi duyan Afrika halklarına umut aşılamaya çalıştı.
Papa’nın sözlerinin tüm kıtada önemli bir etki yaratacağından kuşku duyulmamalı. Özellikle Papa’nın son gittiği Ekvator Ginesi’nde kendisini yağmur altında bekleyen mahkumlara yaptığı etkileyici konuşma ve mahkumların işkenceci gardiyanlara aldırmadan attıkları özgürlük sloganları kıtada uzun yıllar yankılanacaktır.
