menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Öğretmen dayağı ve öğretmen şefkati

11 0
20.04.2026

Yaramazlıklarım sınırları fazla zorladı mı müdüre, biraz daha zorladım mı okulun psikoloğuna yollanıyordum. Bu insanlarsa bana şefkatle “Neden yaptın?” diyorlardı; beni sükunetle dinledikten sonra yaptıklarımın neden yanlış olduğunu anlatıyorlardı.

 

İlkokula Arabistan’da başladım. Babamın işi gereği bir süre orada yaşadık. Orada yaşayan ve petrolün sağladığı zenginlik karşılığında o ülkeye modernizmin nimetlerini taşıyan Batılıların kendi okulları var. Ben de oralarda okudum.

Birinci sınıfa bir İngiliz okulunda başladım. Katı kuralları vardı. Örneğin okulun arka bahçesinde oynamak yasaktı, teneffüslerde hep ön bahçede olmak zorundaydık (herhalde göz önünde olalım diye). Ben bu kuralı anlamsız bulurdum. Tüm anlamsız bulduğum kuralları çiğneme huyum vardı. Bir sefer öğretmenlerden gizli arka bahçeye sızdığımda orada harika bir duvar resmiyle karşılamıştım: Bir su altı manzarası, balıklar, yosunlar, hatta galiba bir de dalgıç. Bu resim beni o kadar etkilemişti ki, birkaç yıl sonra bir benzerini kendi defterime yapacaktım.

 

Bu okula başladığımda İngilizceyi henüz yeni sökme aşamasındaydım. Derste anlatılanların çok azını anlayabiliyordum ve kendimi pek ifade edemiyordum.

 

Bir gün teneffüsten geldiğimde bir keşmekeşle karşılaştım. Kavga vardı, tüm sınıf karışmıştı. Kavgayı ayırmak için çocukların arasına girdim. O sırada öğretmen girdi sınıfa. “Kim başlattı?” diye sordu. Kavganın orta yerinde ben vardım. Herkes ağız birliği edip “Hakan!” diye beni gösterdi.

 

Öğretmen bana sordu “sen mi başlattın? Neden başlattın?” diye. “No, no” diyebildim. Gerisini Türkçe açıklamayı denediysem de fayda etmedi.

 

Cezalandırıldım. Cezam, herkes öğle teneffüsüne çıktığında sınıfta kalıp, tahtaya İngilizce “Bir daha kavga başlatmayacağım” benzeri bir cümleyi defalarca yazarak tahtayı doldurmaktı. Başladım yazmaya. Zaman geçiyor, karnım acıkıyordu. Tahta bitmek bilmiyordu. Bir fikir geldi: yazımı giderek büyütecektim! Görsel bir “crescendo” ile tahtayı kısa sürede doldurmaya girişmiştim ki öğretmenim içeri girdi. “Böyle olmaz, küçük yazacaksın” dedi. Sildi, tekrar yazmamı istedi. Söyleneni yaptım, ama sinirim iyice tepeme çıkmaya başladı.

 

Tahtayı bitirdiğimde öğle tatili de bitmek üzereydi. Beslenme çantamı aldım ve dışarı çıktım. Okulun girişindeki basamaklara oturdum, çantamı açtım. Annemin hazırladığı sandviçimi tam ısıracakken zil çaldı. Arkadaşlarım sınıfı doldurana kadar hızlıca birkaç lokma yiyeyim, ders başlamadan arkalarından yetişirim diye düşündüm. Tam ısıracakken öğretmenim geldi yanıma. “Doğru sınıfına!” dedi. “Ama, ama…” anlatamadım derdimi. Türkçe bir şeyler geveledim, anlamadı, o da İngilizce bir şeyler geveledi, anlamadım. Sonunda sabrı taştı ve sandviçi elimden aldı.

 

O noktada benim de sabrım taştı. Haksızlığın bu kadarı fazlaydı! Oturduğum basamağın dibinde bir bitkinin boy atması için toprağa çakılı bir sopa vardı. Önce öğretmenimin karnına bir yumruk (veya tekme) atarak iki büklüm olmasını sağladım. Ardından bahçeden söktüğüm sopayla kaba etlerine vura vura dövdüm onu.

 

Evet, ilkokul birde oldu bu. Yedi yaşındaydım.

 

Olayın devamını hatırlamıyorum. Yıllar sonra babamdan dinlediğim kadarıyla iş yerine telefon etmişler; babam bir toplantıyı yarıda keserek, acilen koşup gelmiş. Müdür ateş püskürüyormuş, öğretmenim ağlıyormuş. Kadıncağız meğer hamileymiş. Allah’tan çocuğa bir şey olmamış. “Derhal çocuğunuzu okuldan alın!” demişler.

 

Babam olayı benden de dinledikten sonra onlara dönmüş, üst üste yaşanan bir haksızlık durumu olduğunu anlatmış. “Benim oğlum durduk yerde böyle bir şey yapmaz” demiş -bu arada, özür diledim tabii-. Babam, yıl sonuna kadar okulda kalmam için izin istemiş; öğrenim yılı bitiminde beni okuldan almaya söz vermiş. Zor ikna etmiş…

Amerikan okulu

İkinci sınıftan itibaren bir Amerikan okulu olan SAIS-R'a (Saudi Arabian International School-Riyadh) geçtim. Oradaki öğretmenlerim daha güler yüzlü, pozitif enerjiliydi. Orada da gereksiz bulduğum her kuralı ihlal ederek ve elebaşı olarak arkadaşlarımı da peşimden sürükleyerek çok eğlendim:) Bilerek yaptığım, toplu eyleme dönüşmüş yaramazlıklar basıldığı zaman ve öğretmen “kim başlattı?” diye sorduğu zaman yine tüm parmaklar bana çevriliyordu. Ben de artık özgüvenle konuştuğum İngilizcemle suçumu gururla kabul ediyordum. “Arkadaşlar, acele etmeyin, ben söyleyecektim zaten!” Çünkü bunlar öyle haksızlığa uğrama durumları değil, bile isteye düzene baş kaldırdığım eylemlerdi.

 

Ceza mı? Cezam dersten men edilmekti! Canıma minnet! Sınıflar 20 küsur kişilikti. Herkesin kendi metal masası vardı. Her sınıfın arka köşesinde birbirine dönük iki kitaplıktan oluşan bir mini kütüphanesi vardı. Her teneffüsten sonra, derse başlamadan önce herkes buradan bir kitap seçiyordu, 5 dakika kitap okuyor, ondan sonra derse başlıyorduk. Bende daha o zamandan, başladığım işi yarım bırakamama saplantısı vardı -nice Lego projemi, anne ve babamın mutfaktan “Hakan, yemeğe!” diye çağırmalarını geçiştirerek, altıma işeme pahasına bitirmişimdir-. Sınıfın  kütüphanesindeki kitaplar da yarım bırakılacak gibi değildi! Dr. Seuss’un kendine özgü resimli, şiirli masal kitaplarına hayrandım! Yaramazlık yaptığım zaman arkadaşlar ders yaparken ben dersin sonuna kadar kütüphanede oturmakla yükümlüydüm. Bu sayede başladığım kitapları bitirebiliyordum! O cezalar resmen okuma şevki aşıladı bana :)

 

Yaramazlıklarım sınırları fazla zorladı mı müdüre, biraz daha zorladım mı okulun psikoloğuna yollanıyordum. Bu insanlarsa bana şefkatle “Neden yaptın?” diyorlardı; beni sükunetle dinledikten sonra yaptıklarımın neden yanlış olduğunu anlatıyorlardı. O an söyledikleri mantıklı geliyordu, bundan sonra uslu duracağıma söz veriyordum ama ofislerinden çıktıktan sonra içimdeki asî çocuk ilk fırsatta yine zincirlerini kırıyordu :)

 

Amerikan okulunda beni şaşırtan bir rekabet özenticiliği vardı. Çok keyifli resim, el işi projelerimiz oluyordu. Bunları okul panolarına astığımız zaman öğretmenimiz “En güzel proje bizim sınıfınki! En güzel resimler 2B’ninkiler! 2B okulun bir numarası!” diye gaz veriyordu. Sanırım diğer öğretmenler de kendi sınıflarına aynısını yapıyordu. Bunu anlamıyordum. Herkes aynı anda birinci olamaz ki! Hem neden yarışıyoruz? Hepimizin el işleri bir arada güzel!

Türkiye'ye dönüş

Üçüncü sınıfın ortasında Türkiye’ye döndük. Ailem soruşturmuş, Mersin’de bulabildikleri en insancıl okula yazdırdılar beni: 24 Kasım İlkokulu.

 

Yeni okulum eskisine nazaran attan inip eşeğe binmenin mükemmel bir tablosuydu. Arabistan’da teneffüslerde oynadığımız kum zeminli alanlar türlü türlü ahşap oyuncaklarla, tüneller, kaydıraklar, barlar, tırmanmalık kulelerle doluydu. Mersin’deyse dümdüz asfalt bir avlu vardı. Bir köşede anaokuluna ait, kullanmamız yasak olan kırık bir salıncak ve paslı bir kaydırak dışında oyun oynayacak hiçbir şey yoktu. Bize hapishane mahkumları gibi volta atmak düşüyordu.

 

Fakat çocuk aklı yaratıcı çözümler buluyordu ;)

 

Okula yeni geldiğim ve herkes tarafından “yurt dışından gelen havalı, egzantrik ve saf çocuk” olarak bellendiğim günlerden birinde teneffüste hiç tanımadığım bir çocuk bana yaklaştı: “Bana kantinden gazoz kapağı getirir misin?” dedi. Hiç aklıma gelmedi “Neden kendin almıyorsun?” diye sormak! Kantin dedikleri, okul bahçesinin ortasında, asfalt avluda tek başına dikili ufacık bir kulübeden ibaretti. Beşinci sınıf öğrencileri orada simit ve gazoz satıyordu.

 

Gittim; oradaki çocuktan gazoz kapağı istedim. “İçeride çok var. Gelip kendin alsana” dedi. Girdim kapıdan içeri. Baktım, yerler gazoz kapağı dolu! “Arkadaş çok sevinecek! Ona kaç tane lazım ki acaba? Toplayabildiğim kadar toplayayım da iyice mutlu olsun” dedim ve eğilip yerdeki kapakları ceplerime doldurmaya giriştim.

 

Derken kapının kapandığını duydum. Kantinci kız kapıyı üzerime kilitleyerek dışarı çıkmıştı. Zil çaldı ve herkes okula girmeye başladı. Bense bağıra çağıra kapıyı yumrukladım; satış penceresinin demir parmaklıklarına asıldım; “Çıkarın beni buradan! Bana bunu yapamazsınız!” diye feryat ettim.

 

Boşalan avludan müdür muavininin bana doğru geldiğini gördüm. Asık suratlı, asabî, eli ağır, kafasının tepesi kel, herkesin korktuğu, arkasından “kabak muavin” diye alay ettiğimiz bir adamdı. Kapının kilidini açtı. Beni kurtarmaya geldi sandım. Tam ona nasıl bir haksızlığa uğradığımı anlatacakken, ağzımdan tek kelime çıkamadan tokadı basmasın mı suratıma?!

 

O kadar şaşırmış ve sarsılmıştım ki, kaskatı kesildim, göz yaşları içinde kıpırtısız kaldım. Biraz daha az şaşırmış olsaydım, var gücümle girişirdim, tekme atar, en kötü kolunu falan ısırırdım. Şoktan hiç bir şey yapamadım.

Meğer o asfalt avlunun alçak bahçe duvarları üzerinde gazoz kapaklarıyla bir tür oyun geliştirmiş çocuklar; parmak futbolu gibi bir şey. Okul yönetimiyse bu oyunu yasaklamış. Gerekçesi: kumara özendirirmiş! Yahu ne alakası var?! Çocuğuz biz! Oyun oynamak en doğal hakkımız!

 

O okulda yediğim tek dayak bu olmayacaktı. Dayak standart uygulamaydı. Öğretmenler genel olarak asık suratlıydı, çocukları sürekli azarlıyor ve aşağılıyorlardı. Amerikan okulunun tam tersine, her öğretmen diğer sınıfların bizden iyi olduğunu, bizim beş para etmez olduğumuzu söylüyordu! Sabahları ödevini yapmayanlar tahtaya kaldırılıyor ve öğretmen tarafından ellerine cetvelle vuruluyor, kulakları çekiliyordu. Benim de ara sıra ödevi savsakladığı oluyordu, ne yalan söyleyeyim.

 

Bir gün bizim evde bir arkadaşımla vakit geçirirken okul yönetimine hitaben bir mektup kaleme aldım. Türkiye'ye geldikten sonra sınıf arkadaşlarımdan öğrendiğim tüm küfürleri sıraladım. Arkadaşım omuzumun üzerinden “Şunu da yaz, şunu da!” diye dolduruşa getiriyordu. Hatırlıyorum, en son "yallah" yazmıştım, arkadaşım çok ayıp bir şey olduğunu söylediği için -oysa Araplar yallah'ı "haydi, gidelim" anlamında kullanıyor-.

 

Ertesi gün dersin ortasında farklı bir sınıfın öğretmeni bizim öğretmenimizle bir konu görüşmek için uğradığında parmak kaldırdım ve mektubu vermek üzere ayağa kalktım. Arkadaşım bunu yapacağımı hiç düşünmemişti, aramızda eğleniyoruz sanmıştı. O “Sakın yapma Hakan, sakın!” diye tutuşurken, “okulunuz hakkında düşüncelerim” diyerek mektubu öğretmenime uzattım. Bilhassa iki öğretmen bir aradayken vermiştim; çünkü itirazlarım yayılsın istiyordum.

Bu o kadar beklenmedik bir hareketti ki, Kabak Muavin’in beni şaşırttığı gibi ben de öğretmenimi şaşırtmıştım. Ne dövebildi, ne sövebildi! “Normalde bunu idareye götürmem ve seni disipline vermem gerekir ama bunu yurt dışından geldiğin için kafanın karışık olmasına, buraya henüz adapte olamamış olmana veriyor ve bu seferlik affediyorum” dedi:)

Ortaokul

Ortaokula başlayınca nedense öğretmenlerimize “hocam” demeye başladık. Bugünkü sistemle ortaokul 5. veya 6. sınıf oluyor. Bilmiyorum şimdiki çocuklar 5. veya 6. sınıfa geçerken mi “öğretmenim”den “hocam”a geçiyor, yoksa daha mı sonra.

 

Sevmiyorum bu “hoca” ünvanını. Atatürk’ün kapattığı tekkelerin hortlamışlarından fırlamış takkeli yobazla aynı ünvanı ne kendime yakıştırırım, ne öğretmenlerime. Dil devrimi yapan Atatürk’e “Başöğretmen” dendi; “Hocaların hocası” değil. Fakat ne yapalım ki oturmuş bir kere dilimize. Ortaokuldan itibaren “hocam” dediğim insanlara sonradan “öğretmenim” demekte zorlanıyorum.

 

Konservatuvara girmeden önce Mersin’de bir yıl Toros Koleji’nde orta 1’i okudum. Orada öğretmenlerle ilişkimiz mesafeli bir hâl aldı; ne Riyad’daki Amerikalılar gibi sevecen, ne de Mersin’deki ilkokulumdaki gibi hoyrat. “Hocam”lar ne dövüyordu, ne başımızı okşuyordu. Bazısı dümdüz dersi anlatıp çıkıyordu, bazılarınınsa karakteri vardı, Hababam Sınıfı’ndakiler gibi.

 

İçlerinde bir fen bilgisi öğretmenimiz vardı ki en çok onun dersinde kendimi rahat hissederdim: Cengiz Hoca. Çünkü yüzü sürekli gülüyordu! Dersine özel bir ilgi duyduğumdan değil, ancak ders anlatırken gözlerimizin içine sevgiyle, ilgiyle baktığı için, konusunu severek anlattığı için onun dersini dinlemek ve anlamak daha kolaydı. Not verirken de insaflıydı, çalışmayanı -çalışacak motivasyon bulamayanı- veya anlamakta zorlananı cezalandırmaya yönelik değildi; o önce öğrenciyi anlamak isterdi; ona bir şans daha vermeyi, yüreklendirmeyi tercih ederdi.

 

Ne yazık ki kısa sürdü birlikteliğimiz. İkinci dönemden itibaren gitti; yerine düz bir öğretmen geldi. O da kötü bir insan değildi, eminim; sadece dersi kitaptan okur gibi anlatıyordu. Not verirken de hiç kimsenin gözünün yaşına bakmıyordu. Öğrencinin sorunları onu ilgilendirmiyordu; kalp kazanmak gibi bir derdi yoktu. Onu dinlemeye çalışırken Cengiz Hoca’nın sıcaklığını özlüyordum.

 

Bu özlemin üzerine notaya aldığım ilk bestelerimden birini yaptım Cengiz Hoca için... Adını da “Cengiz Hoca” koydum: sözü ve müziği bana ait bir şarkı. Opus 2! Yolun çok başında, hem edebî, hem müzikal anlamda yok denecek kadar az birikimle yapılmış çocukça bir şarkı.

 

Bestemi bitirince okulda Cengiz Hocayı bulmuş ve müzik odasındaki piyanoda kendisine çalıp söyleyerek takdim etmiştim. Çok mutlu olmuştu. Sözlerde bir yeri onun isteği üzerine değiştirmiştim: Onun yerine gelen öğretmen hakkında “Bir görsen, bıraktığın öğrencilerini nasıl yapıyor kızartma, haşlama” dediğim kısım. 

 

Yıllar sonra Cengiz Hoca’yı sosyal medyadan buldum, haberleşiyoruz.

 

Profil fotoğraflarına baksanız, hep aynı güler yüz, hep aynı pozitif enerji! Pandemi fotoğraflarında bile maskenin üzerinden gözleri gülüyor; hayatın karşısına çıkardığı tüm zorluklara rağmen. Güç diye buna derim!

 

Bu çocukluk bestemin kaydını bir çocukluk fotoğrafı olarak kabul etmenizi dileyerek, noktasına, virgülüne dokunmadan, günahıyla, sevabıyla, 38 yıl önce yazdığım haliyle (ancak yeni icra edilmiş olarak) sunuyorum. Gülmek serbest...


© T24