Bir başka Türkiye ve Oğuz Atay…
21 Mart’taki ekinoks (aequus: eşit; nox: gece) vesilesiyle, Ramazan/Şeker Bayramı’yla birlikte astrolojik bir vakayı da idrak ettik. Bizde her zamanki gibi “Türk mü Kürt mü?” itişmelerine meze yapılan Nevruz’dan tutun da, neredeyse bütün kültürlerde semavi dinler öncesine dayanan bir tarihî hadise bu. Asteriks çizgiromanından bildiğimiz Romalılar döneminde takvimleştirilmiş. Obeliks’in dediği gibi “deli bu Romalılar!” Yaklaşık iki bin yıl öncesine kadar bütün hayatımızı hava durumlarına, gökyüzü-iklim hadiselerine bağlı yaşarken; hatta bunları da kendimizce ifade ederken (“üç kış geçti, gelmedin” falan), birden bu Romalıların kodlarına, formatlarına maruz kalmışız. İlla bir düzen getirecekler yani. Obeliks az bile dövmüş bu Romalıları.
Zaman ve süre üzerine oluşan-oluşturulan algılar, 15. yüzyıldan (bakınız işte böyle tarih falan yazıyoruz artık) bu tarafa “kültür” diye adlandırılan ve dil başta olmak üzere tüm dünyaya “ayar veren” bir toplam oluşturmuş.
Geçen hafta “popülaritem arttı” yerine “popülasyonum arttı” denmesi; Göbeklitepe üzerine “psikolog ve çift-aile terapisti” yorumları; gündüzleri eczanelere, geceleri bar-restoranlara yanında köpekle giren diğer türlerin artması gibi, sadece ülkemizde görülebilecek hadiselere tanık olduk.
Memleketimizin öteden beri “bir başka” olduğu muhakkak. Bu öyle bilimle, araştırmayla açıklanabilir bir durum değil. Evet, bizim coğrafyamız, etrafımız, hayat alanlarımız yine bizler tarafından tanınmaz hâle getirilmiştir. Ancak işte tam da konuda şizoid bir devamlılık vardır. Sınırsız hayalgücü olan birinin tahayyül dahi edemeyeceği şeyler yapabiliriz biz. Türklerin bu afektif (“dupduygusal”) yapısı, ne Doğu’da ne Batı’da ne de kutuplarda yaşayan hiç kimsede yoktur.
Güvenebileceğimiz sadece edebiyatçılarımız, sanatçılarımız vardır; onlar arasında da bu konularda kalem oynatmış çok azdır. İşte bu kişiler arasında en önde duran isim, şüphesiz Oğuz Atay (1934-1977). Adam iki roman, bir hikaye kitabı, bir piyes, bir biyografi yazdı (ve üstelik bunları son sekiz-dokuz senesinde yazdı); herkesin-hepimizin ipliğini pazara çıkardı. Kurgularıyla yaşadığımız gerçekliği sarsan Atay için 39 yıl önce “onun koyduğu dil aynasından kaçış yok” yazmıştım. Dokuz sene önce de “bugün hâlâ o aynanın kör noktasız olduğunu düşünüyorum ve ne zaman onunla ilgili bir bir şeyler yazmaya koyulsam, kendimi yakalanmış hissediyorum. Kitaplarından birini açıyorum; herhangi bir pasajı okumaya başlıyorum ve üstüne bastığım zeminin sağlam olmadığını hatırlayıp rahatlıyorum” diye........
