‘Dünya görüşü’ ve politika hastalığı
Ekonomi, savaş, sanat, suni zekâ ve ünlüler tarafından belirlenen dünya gündemi, yine büyük oranda sosyal medya üzerinden hakimiyet sağlıyor. Haberlerin yayılması, yağlanması, yayvanlaşmasıyla, bilginin niteliği ve etkisi de değişiyor. Gerçekler ger-ilip çek-iliyor, bunun gibi kelime oyunlarıyla idare ediliyor.
Ortadoğu ve İran coğrafyasındaki sıcak savaş gündemi, Mexico şehrindeki vandallıklarla biraz istikamet değiştirse de devam ediyor. Zira İran’daki muhtemel felaket, Latin Amerika usulü kent çatışmalarının çok ötesinde ve uzun süreli bir krizle beraber geliyor. Yaklaşık 1.600 yıl öncesinde yazılmış olsa da si vis pacem para bellum (eğer barış istiyorsan, savaşa hazır ol) deyişi, günümüz için de geçerli. Sanat ve sanatçıların ortaya koyduğu kaliteli ürünlerle havamızı değiştirelim, ruhumuzu doyuralım diyoruz ama, orada da karşımıza sürekli olarak politika çıkıyor, çıkartılıyor. Üstelik çoğu zaman bu işlerin sahipleri de yaptıkları konuşmalar, verdikleri demeçlerle “ne kadar isabetli bir tutum” aldıklarını ifade ediyorlar. Güzel kardeşim; bir film yapmışsınız, uluslararası bir ödül almışsınız, takdir edilmişsiniz… Neden bu işin önüne geçen laflar dizeliyorsunuz? Yok, illa bir “dünya görüşü” falan olacak. Sanat siyasetten ayrılır mı hiç canım? Herşey siyaset zaten! Nefes almamız bile!
Bu hastalıklı varoluş veya varoluş hastalığı, maalesef ülkemiz başta olmak üzere tüm dünyada bir pandemi artık. İnsan, mesleği politikacılık olanlara bile üzülüyor zaman zaman. Ancak “rol çalmak” konusunda zaten usta olan bu sanatçılar, profesyonel politikacıların giderek tüm dünyada “hanzolaşması” karşısında yavaş yavaş siyaset sahnesini de yönetmeye başladı.
Ürettiğiniz mal diyelim 50 sene sonrasına da kalacak ve sinema alanında bir referans oluşturacak mı? Mesele bu. Sizin ettiğiniz laflar veya “kıymetli dünya görüşü”nüz veya siyasi eğiliminiz bizi hiç ama hiç ilgilendirmiyor. Nitekim Wim Wenders gibi kimi yaşarken tarihe geçmiş yönetmenler bile aynı duruşu gösterdiler. “Savaş Üstüne Savaş” (One Battle After Another) adlı ödüllere boğulmuş bir film var mesela. Geçen sene yapılmış. Bir yıldızlar geçidi linkindeki yazıdan öğrendiğimiz kadarıyla filmin yönetmen Paul Thomas Anderson, uzun yıllardır Filistinlilere zulüm eden, son üç senedir de Gazze’yi yakıp yıkan İsrail ordusunun taktiklerini 2021 gibi yakın tarihte övmüş biri. Başroldeki Leonardo Di Caprio ise şu an Tel Aviv yakınlarında ültra lüks bir otel projesine ortak. Şimdi bu durumda, “aa olmaz o zaman, çok berbat bir filmmiş” mi diyeceğiz? Kürsüye çıkmışken bu vesileyle “kahrolsun bilmem ne ve yaşasın bilmem ne” demek, kumaşın kalitesine ilişkin bir mesele tabii.
Dürüstlük, bizim ülkemizde artık nadir metallerden. Ramazan ayı münasebetiyle iyi-kötü bir beraberlik havası umarken, durumlar iyice geriliyor. Müzik listelerinde ilk sıraya yükselen ve bir tür ilahi söyleyen kardeşimiz Celal Karatüre bir kesim tarafından alkışlanırken, diğer kesim tarafından yuhalanıyor. Aslında bu tempolu ve dînî nağmeler, bundan 5-6 sene önce ortaya çıksaydı, özellikle Müslüman kesim tarafından anında mahkum edilir; söyleyen kişinin ne “çingeneliği” ne ahlaksızlığı kalırdı. Ancak artık durum farklı. İlköğretim okullarında bile Ramazan münasebetiyle bu havalar duyuluyor; çocuklar hep bir ağızdan bu “ilahi”leri söylüyor. Bu arada bizim coğrafyamızdaki ilahilerin diğer Arap memleketlerinde olmadığını; bunların tamamen Anadolu’ya özgü olduğunu; hattâ Bizans/Ortodoks geleneğinden epey etkilendiğini de not edelim. Ramazan bahsi açılmışken, iki konuda daha yetkililere öneride bulunmak isterim. İstanbul’un her yerinden görünen Çamlıca Kulesi’nde, iftar vaktinde hiçbir hareket görünmüyor. Halbuki akşam ezanıyla birlikte kulenin çeşitli hareketler yansıtılan gövdesine bir tür “mahyalama” yapılsa fena mı olur? İkinci konu ise, üst düzey devlet-hükümet toplantılarında, masanın ortasındaki “şey”le ilgili. Bu at nalı formunda, bir tür yuvarlak masa şövalyeleri havasında tasarlanmış odada, tam ortada maalesef tabuta benzeyen bir “şey” var. Yani “hepimiz bu dünyada geçiciyiz” anlayışıyla diyeceğim ama, son olarak yine Ramazan münasebetiyle üzerine çeşitli dînî ibareler de konmuş. Ölümü çağrıştıran epey üzücü bir görüntü oluşuyor.
Bir taraftan Yeni Camii’nin hünkar kasrının tatlıcı yapılması; diğer taraftan “Laikliği Birlikte Savunuyoruz” bildirisinde sekiz defa “laiklik” kelimesinin geçmesi; başka bir taraftan gazeteci Alican Uludağ’ın tutuklanması; aşiret militanlarının Yalova’da bebeklerin kafatasını çatlatması; onca masum insanın kanına girmiş bir Ağca’nın “devlet kahramanı” olarak sinemalarda karşımıza çıkacak olması; Masumiyet Müzesi’nin dizi yapılarak pamuklara sarılması…
Liste uzar gider ama, her zamanki gibi pozitif ve tüm bunların ötesinde bir haberle noktalayalım. Malta Büyükelçimiz ve Geçici Maslahatgüzar Fethi Etem Bey’in 44 fotoğrafından oluşan “Yurtta Sulh Cihanda Sulh; Bir Türk Diplomatın Lensinden Dünya” başlıklı sergi, Valetta’daki Malta Parlamentosu’nda açıldı. 1 Mart’a kadar açık olacak sergi, Türk Dışişleri geleneğinin kalitesini-kapsayıcılığını gösteriyor.
