menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Tarihin laboratuvarında vicdan arayışı: Geçmişle hesaplaşmak mı, bağışlanmak mı?

36 0
31.03.2026

Birkaç gün önce bir arkadaşımın Instagram hikayesinde paylaştığı bir görsel ilgimi çekti. Üzerinde ne konum bilgisi ne de yorum vardı. Fotoğrafı biraz büyütünce Maçka Sanat Galerisi’nde olduğunu anladım. Ertesi gün, planımı değiştirip, sanatçının kim olduğuna bakmaksızın rotamı Maçka Parkı’nın üzerindeki galeriye çevirdim.

Maçka Sanat Galerisi girişi

Bir dizeyle açılan kapı

İzleyici, giriş kapısının üzerinde serginin açılış dizesi ile karşılanıyordu:

“…İşlediği günahlardan daha çoğu kendine karşı işlenmiş bir adam” 

Shakespeare’in tragedyasında, Kral Lear’ın repliklerinden biri olan bu sözler bugün işlediği günahlar kendilerine yapılanlardan çok daha fazla olan ve ne yazık ki dünyayı yöneten o küçük azınlığı çağrıştırdı. Durup izlemek ise bizim haneye yazılanlardan.

Dizenin altında, Instagram'da gördüğüm ve beni sergiye çeken resim yer alıyordu. Yan yana çok eski bir tarihten yola koyulmuş iki figür. Ancak bu baskı resim rahatsız edici derecede düşük piksellerden oluştuğu için fotoğrafta daha etkili göründüğünü itiraf etmeliyim. Sonradan Ezra Pound ve Dante Alighieri olduğunu öğrendiğim bu imgeler sergideki bazı resimlerde de tekrar ediyordu.

"İlahi Komedya" adlı yapıtıyla tanınan ve dünya edebiyatının önemli figürlerinden biri olan Dante Alighieri (1265–1321); Giotto, Botticelli ve Rafael gibi ressamlar tarafından sanat tarihinde ikonografik olarak kırmızı pelerin ve başında defne dalından bir taç ile tasvir edilir.

Kapıda ya da içerde sanatçının veya serginin adı yazmıyordu. Galerinin web sayfasını açıp bakmaya çalışırken birinin arkadaşına “gel sergiyi gezdireyim” dediğini duydum. Yanlarına ilişip ben de onlarla gezmeye başladım. Sergiyi gezdirenin ressamın kendisi olduğunu anlamam biraz zaman aldı. Birkaç sorumdan sonra arkadaşından daha ilgili olduğumu anlamış olacak ki bana dönüp anlatmaya başladı. Kendimi tanıtıp sorularımı derinleştirdim.

Sergi adını Can Alkor’un Canto CXVIII isimli şiir kitabından alıyor. 2024 yılında hayatını kaybeden şair ve çevirmen Alkor’un şiirleri ve Kemal Noyan’ın imgelerinin yer aldığı sergi ise şairin doğumunun 90. yılında anısını yaşatmak için düzenlenmiş.

Can Alkor (Fotoğraf: Necmi Sönmez)

Alkor, 2014 tarihli kitabında modern edebiyatın çok etkili ama bir o kadar tartışmalı isimlerinden biri olan Amerikalı şair ve eleştirmen Ezra Pound’un ölümünden dolayı yarım kalmış Kantolar’ına hayali bir son bölüm olarak tasarlamış. Bu nedenle sergideki dizeleri ve resimleri anlayabilmek için Pound’u tanımak ve şiirleri hakkında biraz bilgi sahibi olmak gerekiyor.

Ezma Pound

Pound, İkinci Dünya Savaşı sırasında İtalya’da yaşamış. Mussolini’yi desteklemesi ve Yahudi karşıtı radyo konuşmaları nedeniyle savaş sonrasında vatana ihanetle suçlanmış. ABD’de yargılanmış. Edebiyatçı dostlarının gayretleriyle idam cezasından kurtulmuş ama akli dengesi yerinde olmadığı gerekçesiyle 12 yıl bir psikiyatri kliniğinde tutulmuş. T.S. Eliot, James Joyce ve Ernest Hemingway gibi edebiyatçılar üzerindeki etkisi çok büyük olsa da Pound’un dehası, siyasi görüşleri nedeniyle her zaman gölgede kalacak.  

Pound’un hayatını adadığı, ancak bitiremediği eseri The Cantos (Kantolar); tarih, ekonomi, mitoloji ve siyasetin iç içe geçtiği epik bir şiir dizisi. 117 kantodan oluşan bu dizi farklı kültürlere ait alıntıların da yer yer aldığı kolajlardan oluşuyor. Şair bu kitabını Dante’nin İlahi Komedya’sından ilham alarak yazmaya başlamış. Sergide kitabı Yapı Kredi Yayınları için Türkçeye çeviren Efe Murad’ın konuşmasının olduğu bir video da yer alıyor. Murad, bir başka söyleşisinde kantolar için “Pound’un düşünce serüvenindeki durakların, okumaların bir kolajı” diyor.

Kültürel Kolajın İzinde

Pound üzerine söylenen önemli sözlerden birisi “tarihi bir laboratuvar gibi kullanma” yöntemi.  Şiirlerinde anlam havuzuna düşen bütün imgelerle bir girdap yarattığını düşünen şairi okumak için kültürel bir kazı yapmak gerekiyor. Bu durum neden okunması zor bir kitap olduğunu açıklıyor. 

“…Biliyorum oysa, nasıl esip geçer arada bir

İçimizden büyük adamların ruhları,

Onlara karışırız, yankısıyızdır

Onların. Dante’yim işte bir zaman için…”

Hayali olarak kurgulanan Canto 118’de ise Alkor dizeleriyle, Noyan imgeleriyle Ezra Pound’un yüzleşmesine tanıklık ediyor. Alkor, hayali olarak Pound’un pişmanlıklarını dile getirirken, sergide Pound’un hayatına etki eden birçok tarihsel figür, mekân ve olay da bu kurgusal monoloğun içinde yerini alıyor.

Kemal Noyan

Noyan, sergiyi gezerken, dizelerde de karşılaştığımız bulunç kavramının imgelerinde nasıl yer aldığını gösteriyor.

Vicdani bir sorgulamayı konu alan bu kavram kişinin kendi içindeki doğruyu, hakikati ve ahlaki pusulayı bulup çıkarması anlamını taşıyor. Sanatçının ise kendi eylemleriyle ya da ideolojisiyle yüzleştiği bir kırılma noktasını temsil ediyor.

Noyan’ın birkaç resminde tekrar eden muvakkit, müneccim ve metafizikçi imgeleri insan zihninin zamanı, mekânı ve kendi varlığını anlama çabasının kadim temsilcileri olarak zamanı doğru okumamız gerektiğini hatırlatıyorlar.

Girişteki dizeler bunun bir yüzleşmeden çok bağışlanma çabası olduğunu daha çok düşündürdü ama bulunduğumuz yerden Mussolini İtalyasını rahatlıkla sorgulayabilmemiz için bugün yaşananlara karşı yaklaşımlarımızla yüzleşmemiz, ahlaki pusulamızı bulup çıkarmamız gerekiyor.

Ünlü Alman sanatçı Anselm Kiefer, kendisine yöneltilen " Siz bir nazi karşıtı mıydınız? O dönemde yaşasaydınız ne yapardınız? " gibi varsayımsal sorulara bu durumla sınanmadığını söylemişti. Çünkü 'direnişçi olurdum' demesinin Hitler Almanyasında yaşayan gerçek nazi karşıtlarına karşı saygısızlık olacağını düşünüyordu.

Şiiri imgeye dönüştürme pratiği 

Noyan’ın anlattıklarından aldığım notlarla haftasonumu tarihi olaylar, kavramlar ve kişiler arasındaki bağlantıları araştırarak geçirdim. Resimleri ne kadar sürede yaptığını sorduğumda Noyan sadece Pound okumasının iki yıl sürdüğünü söyledi. Derin bir araştırma sonucunda yaptığı resimlerin sadece şiirlerle birebir örtüşen imgelerden ibaret olmadığını hatta onlarla zaman zaman sürtüştüğünü anlıyoruz.

12 yıldır resim yaptığı halde kendini bir ressam olarak tanımlamak istemediğini söyleyen Noyan’ın bu düşüncesine katılmıyorum ama yine de resimleri geleneksel üretim pratiğine yaslandığı ve bir estetik kaygı güttüğü için biraz eleştiri yapmaktan geri durmayacağım. Şematik kolaj mantığı sınırlı görsel arşivleri kullanması nedeniyle imgelerini mekanik bir temsile doğru ittiğini söyleyebilirim.  Fotoğrafik imgeler figüratif desenin potansiyel derinliğini yüzeye sıkıştırıp bastırmış. Sonuç olarak, bu eserler, niyet ettikleri tarihsel ve görsel yoğunluğu kurmakta biraz zorlanmış. Bu nedenle amaçlanan o sarsıcı etkiye ve görsel derinliğe tam anlamıyla ulaşamıyor.

Fakat resimlerinde Amerikalı şairin trajedisine tanıklık ederken Noyan’ın ana meselesi olan tarihsel, toplumsal, mitolojik, siyasal katmanlarda bir tartışma zemini açıyor. Bu nedenle fazlasıyla amacına ulaşmış.

Son olarak Noyan’ın serginin sonunda eline aldığı ve anlattığı küçük heykelinden bahsetmeden geçmeyeceğim.

Kemal Noyan

Heykel, tek bir kaide üzerinde yükselen, üç farklı yüzü birleştiren kaba modellenmiş ve boyanmış bir büsttü. Bu çok yüzlü yapı ortak ve takılıp çıkarılabilen tek bir beyne sahipti. Yüzlerden biri Hitler'i en savunmasız, acı çeken ve kendi ölüm (zehri aldığı) anında gösterirken diğer iki yüz Pound ve İtalyan faşizminin sembolü kartala aitti. Zehirli bir ideolojinin iki farklı adamın ortak zihninde nasıl canlandığını ve her birini nasıl deforme ettiğini sembolize ediyordu. Sanatçı, tüy dikme deyimine atıfla bu ortak beynin üzerine bir de kırmızı tüy dikmişti.


© T24