menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Aşk, Mark ve Ölüm: Ezber bozan göçmen kadınların tarih kitaplarında olmayan serüveni

14 0
02.06.2026

Türkiye ile Almanya arasındaki iş gücü anlaşmasının 65. yıl dönümünde Maxim Gorki Tiyatrosu ve Anadolu Kültür iş birliği ile Depo İstanbul’da Aşk, Mark ve Ölüm başlığıyla bir sergi açıldı. Küratörlüğünü Shermin Langhoff'un üstlendiği sergi göçün alışıldık anlatılarının dışında olmasıyla dikkat çekiyor. Almanya'da bir dönem Telefunken yurtlarında kalan ve kendilerine yaratıcı ve özgür yaşam alanları açan kadınların kişisel arşivlerine odaklanıyor.

Aşk, Mark ve Ölüm adını Yeni Alman Dalgası olarak anılan müzik akımının temsilcilerinden İdeal grubunun 1982’de yayınlanan bir şarkısından alıyor. Şarkının sözleri ise şair Aras Ören’e ait.

Biz de bu serginin araştırma ekibinden Hülya Karcı, Erden Kosova ve serginin küratöryel asistanı Maral Müdok'la hem bu arşivsel tanıklığı hem de günümüzün değişen göç dinamiklerini konuştuk.

-Öncelikle serginin çıkış noktasından başlayalım. Aşk, mark ve ölüm nasıl bir araştırma süreci üzerinden şekillendi ve sergide izleyiciyi nasıl bir anlatı karşılıyor?

Erden Kosova: Depo İstanbul'da şu an gösterilmekte olan sergi aslında geçtiğimiz sonbahar aylarında Berlin'deki beş devlet tiyatrosundan biri olan Maxim Gorki tiyatrosu tarafından düzenlenen 7. Berliner Herbstsalon Festivali’nin bir uzantısı olarak söyleyebiliriz. Son adımı olarak değerlendirebiliriz. Kadın göçmen işçilerin özellikle Berlin'e, Berlin'deki yaşamları üzerine odaklandığımızı söyleyebiliriz ve bunların etrafına serdiğimiz sanat yapıtları genel anlamda farklı kuşaklara yayılan göç olgusunu ele almaya çalışıyor. Berliner Herbstsalon Shermin Langhoff'un küratörlüğünde daha önceki edisyonların bir seçkisi olarak geliştirildi. Fakat içinde bir dokümanter, tematik parantez yer alıyordu. Bu da 1964 yılında birinci kuşak Türkiye'den Almanya'ya gitmiş göçmen işçi kadınların, genç kadınların hikayesine odaklanıyordu ve bunun etrafında, bu odanın etrafında bazı sanat yapıtları yer alıyordu. Biz İstanbul'a getirmek üzere bu tematik çerçeveyi tekrar kullanmak istedik ve şu anda Depo İstanbul'da izleyiciye sunuyoruz.

Maral Müdok: Sergi iki kattan oluşuyor. Birinci kat arşiv odaklı diyoruz ama arşiv etrafında direkt sanat işi olarak tabir ettiğimiz işler de var. Mesela Gülsün Karamustafa'nın 1 Mayıs 1977 adlı posterinin bir reprodüksiyonu bulunuyor. Aynı zamanda ziyaretçiler bu posterin önündeki poster yığınından kendilerine bir poster alabiliyor. Daha sonra Serpil Yeter'in bu sergi için yaptığı bir resim var. Çok büyük 4 metreye yakın bir resim. Sanatçının çalışan kadınların özgürleşmesine odaklandığı ve onu tasvir ettiği bir iş. Serpil Yeter de akademiden mezun ve 1970'lerde Berlin'e geliyor eşiyle beraber ve aslında o zamanki Berlin Kreuzberg’i de çok iyi gözlemlemiş bir sanatçı. Özellikle büyük duvar resimleri çalışan bir sanatçı. Biraz ona da ithafen böyle bir işte side spesifik dediğimiz mekândan üreyen bir iş yaptı bizim için.

E.K: İkinci katta tamamen sanat yapıtlarına ayrılmış bir dizilimden bahsedebiliriz. Öncelikli olarak Emine Sevgi Özamar'ın 70'li yıllardan 90'lara kadar uzanan görsel üretimi; sulu boyalar, çizimler, oto portreler. Gerçekten daha önce hiç gösterilmemiş, bilinmemiş üretimler bunlar. Bilinmeyen bir yanını sergilediğimizi düşünüyoruz. Onun yanında daha çok videoların yan yana geldiği bir seçki var bu ikinci katta. İrfan Önürmen'in yapıtı belki de diğer sanat yapıtlarından şöyle ayrılıyor. Onu daha önce göstermemiştik. Özellikle Tophane Depo İstanbul'un konumuyla doğrudan alakalandığı için sergilediğimiz bir yapıt. İrfan Bey bu işi 2011 yılında iş gücü anlaşmasının 50. yılında Tophane-i Amire’de sergilemişti. Depo’yla Tophane-i Amire çok yakınlar birbirlerine ve bu iki mekânın arasında da Almanya'ya giden işçilerin muayeneden geçtikleri, kaydoldukları ve diğer resmi evrakları teslim ettikleri iş kurumu yer alıyor. Böyle bir referans var. Bu kurumun önünde de yıllarca benim de okula giderken yavaş yavaş vandalizme uğramasını ve yavaş yavaş parçalanmasını izlediğim işçi heykeli var. Muzaffer Ertoran’a ait yapıt. İrfan Önürmen'in işi hem bu Almanya'ya gidiş hikayesine göndermede bulunuyor. Hem de şu an görünürde olmayan işçi heykeline göndermede bulunuyor ve bizim bağlamımızda da Depo İstanbul'un konumu ile ilişkileniyor. İki ana dinamiği var. Birincisi çikolata. Çünkü İrfan Önürmen bu işçi heykelini yeniden bir replikasını çikolata malzemesinden, kakaodan üretiyor. Bu da Almanya'ya olan göçün Türkiye'deki algılanışıyla alakalı. Sonuçta işçiler yaz tatillerinde Türkiye'ye geldiklerinde hediye olarak getirdikleri şeylerden biri bu. Çocukların ya da büyüklerin de imgeleminde oradaki gelişmişliği, kapitalist konforu simgeleyen en önemli şeylerden biri. Tüketim nesnelerinden biri çikolata. Bir yandan ona göndermede bulunuyor. Türkiye ile Almanya arasındaki bu iş ilişkisini bu sembol üzerinden bir daha değerlendiriyor. İkinci olarak da kahramansı bir proleter figürün parçalara ayrılmışlığı üzerinden işçi sınıfının 70'lerden bugüne ne hale geldiğini, siyasal ağırlığını, siyasal gücünü nasıl kaybettiğini bir tür görselleştiriyor ve sergide yer aldığı için çok mutluyuz gerçekten. Yerine oturduğunu düşünüyoruz. Bağlam olarak da.

Bunun dışında Semra Ertan'a ayırdığımız bölüm var. Ablası Zühal Bilir-Meier'in kendi geçmişinde 48 sene öncesine dönüp bir dil bilgisi kitabına yazdığı alıştırmaları psikanalist bir açıdan yeniden değerlendirdiği ifadelerden oluşturduğu bir iş var. Cana Bilir-Meier, farklı kuşakların göçmenlik deneyimine nasıl yaklaştığını, nasıl bundan uzaklaşmaya çabaladıklarını, bir stereotip haline getirilmek istemediklerini, bir kurban pozisyona sıkıştırılmak istemediklerini yansıttığı videoları sayabiliriz.

M.M: Ahu Dural var genç sanatçılardan. Onun da annesi 1970'lerin sonunda Siemens'e işçi olarak geliyor. Siemensstadt diye bir şehir var Berlin'de. Hem fabrikanın hem lojmanların hem anaokullarının ve hem de sosyalleşme alanlarının olduğu böyle bir konut sistemi ve işçiler oraya yerleştiriliyor ve Ahu da orada doğup büyüyor. Daha sonra sanat ve mimarlık okuyan Dural’ın mimarinin hafızası üzerine röprodüksiyon şeklinde çalıştığı objeleri de sergiliyoruz. Bunlar da görülebilir. Yani kişisel bellekten, aileden gelen bir hikâye anlatımı söz konusu.

-Bu sergi ve postmigrant tiyatro arasında nasıl bir bağlantı var ve birbirlerine nasıl katkı sağlıyorlar?

E.K: Bu tabii ki 65 yıllık oldukça yüklü bir süreç ve demin birinci kuşak demiştim ama şu an üçüncü, dördüncü kuşaktan bahsedebiliyoruz. 3.- 4. kuşak dediğimiz insanlar yani anneleri, babaları, dedeleri, babaanneleri, anneanneleri bundan 60 küsür yıl önce Almanya'ya geçmiş insanların artık bugün bir işçi prototipine sahip olmadıkları, son derece heterojen bir sosyolojik yapıya sahip oldukları ve bunlar arasında kültürel üretimlere imza atmış insanlar olduğu, tiyatro, sinema, edebiyat farklı disiplinlerde kendilerini Almanca ifade edebilecek ve bunu gayet yetkin biçimde yapılabilecek genç insanların var olduğunu görüyoruz. Ve bu anlamda daha önce gerçekleşmiş bir göç dalgasının olgunluğa eriştiği bir noktada artık o göçmenlik sonrası ya da göç sonrası olarak tanımladığımız bir noktaya eriştik hissiyatıyla postmigrant bir estetik ya da bir yaşantıdan da bahsedebiliyoruz.

Bu kavramın teorik anlamda ya da kültürel anlamda yaygınlık kazanmasını sağlayan önemli isimlerden, karakterlerden biri de Shermin Langhoff. Daha önce Berlin'deki farklı festivallere imza atmış biri. 2000'li yılların başında aidiyet ötesi kavramı üzerinden bazı workshoplar düzenlemişti ve daha sonrasında da postmigrant tiyatro kavramını bazı akademisyenlerin kullanımlarından yararlanarak gündeme sundu. Ballhaus Naunynstraße adlı kültür evini bir tiyatroya, bir deneysel avangard tiyatro alanına dönüştürdü. Sanat yönetmenliğini üstlenmiş olduğu 13 senedir yürüttüğü Gorki Tiyatrosunda da aynı şeyi söylemek mümkün. Ama bir yandan da bu geniş programın içinde bu bahsettiğimiz 3'üncü kuşak, 4'üncü kuşak gençlerin ki aralarında sadece Türkiyeliler yok; eski Yugoslavya, İsrail, Filistin, Güney Kafkasya, Kuzey Afrika farklı coğrafyalardan insanların Almanya'ya gelmiş insanların ortaya koydukları kültürel üretimleri bir tiyatro prodüksiyonuna dönüştürmek ve belki ve aynı zamanda söylemsel bir zemin hazırlamak, tartışmalarla, performanslarla, festivallerle bunu desteklemek üzerine kurulu bir yörünge oturttuğunu söyleyebiliriz. Ve Gorki pek çok siyasi tartışma içinde aldığı tavırla tanınan bir tiyatro ama aynı zamanda bu postmigrant damarı da en somut biçimde görünür kılmış, ona ev sahipliği yapmış bir yurt olarak bugüne kadar işlediğini söyleyebiliriz.

Hülya Karcı: Postmigrant ya da göç sonrası tiyatro aslına bakarsanız bir yaşam biçimi yani çok kültürlü yaşamı tarif eden bir şey. Bu da aslında göçün artık önemsizleştiği, süreklileştiği savaşlar, ekonomik zorluklar ya da cinsel tercihlerle hiç bitmeyen bir süreç olduğunu anlatan bir kavram bana göre. Yani bazı akademisyenlerin görüşlerine göre ki ben ona katılıyorum. Ve toplumumuzun içinde yaşadığımız toplumu bu Türkiye için de geçerli bence ama Almanya'yı konuşuyoruz şimdi, çok kültürlü bir yaşamı tarif eden bir şey. Göç sonrası yaşam anlamına geliyor. Dolayısıyla bunun içinde Erden'in dediği gibi herkes var. Almanlar da var bunun içerisinde. Yani onların da geçmişlerinde göç var çünkü. Rusya'dan gelenler var, Polonya'dan gelenler var. Yani dolayısıyla artık göç kavramının önemsizleştiği anlamına gelen bir kavram bana göre ve herkes kültürden aynı şekilde ya da finansmanlardan aynı şekilde yararlanabilir. Herkes vergi veriyor sonuç itibariyle. Herkesin kendi dilini konuştuğu tiyatroyu, sinemayı yapma hakkı var. Böyle bir ortam hayal edebiliriz bence. Ben öyle bir ortam hayal ediyorum. Ve Berlin bunun çok güzel bir örneği zaten. Son yıllarda o kadar artan bir edebiyat yayınları var ki inanılmaz derecede ve bunlar ikinci üçüncü kuşak; Almanca yazıyorlar ve kendi göç tarihlerini, göç geçmişlerini anlatıyorlar ve bunu bir estetik çerçevede anlatıyorlar. Yani estetik olarak nasıl başa çıkabiliriz geçmişimizle ve bugünümüzle diye.

-Emine Sevgi Özdamar da oradaki yazarlardan bir tanesi ve çok önemli bir yazar. Ama Türkiye'de çok fazla bilinmiyor. Bu üzücü bir şey. Biraz ondan da söz edebilir miyiz? Çünkü onun da Telefunken yurtlarında bir hikayesi var. Haliçli Köprü kitabında ondan bahsediyor.

M.M: Emine Sevgi Özdamar genç yaşlardan tiyatro yapmaya başlıyor. Tiyatroya ilgisi olan bir genç kız aslında 15, 16 yaşlarında. Ve bunu hem bir genç kadın olarak İstanbul'daki hayatından özgürleşmek hem de tiyatroyu ve edebiyatı daha iyi gözlemlemek. Yani Almanya o zamanlar özellikle Doğu Berlin tiyatronun mabedi denilen bir yer ve oraya gidip bunu gözlemlemek ve eğitim almak için bir şekilde yolu Almanya'ya düşüyor ve Telefunken fabrikasında işe başlıyor ve aslında bizim de zaten serginin birinci katına odaklandığımız Telefunken'in bu kadın yurdunda kalmaya başlıyor. Zaten Haliçli Köprü romanında da ilk 60-70 sayfa bu yolculuğu yani Sirkeci'den çıkan yolculuğu anlatan ve o yurttaki kadınları da okuduğumuz bir kısım ve bir süre Almanya'da kalıyor. Öncelikle yurt müdürü Vasıf Öngören ile de beraber ve başka kadınlarla da işte Doğu Berlin'e geçip Brecht Tiyatrosu Berliner Ansamble'ı izliyorlar. Bundan çok etkileniyor. Daha sonra ama Türkiye'ye de tekrar dönüyor ve Türkiye'deki bu sefer tiyatro büyükleriyle efsane isimlerle çalışıyor. Daha sonra politik sebeplerle sanırım 74'te tekrar Almanya'ya geliyor ve sanat üretimi çok çeşitli yörüngelere giriyor, yani yönlere dağılıyor. İçinde çizim de var. Tiyatroya gidip yönetmen asistanı olarak o tiyatronun provalarını sürekli eskiz halinde çiziyor. Kendi yazdığı oyunları var. Keloğlan in Alamanya diye. Edebiyata daha çok yönelmeye başlıyor ve tabii çok önemli eserler ortaya çıkıyor.

-Telefunken yurduna18 yaşında geldi dediniz ve çok da uzun kalmadı. O kadar kısa süre içerisinde oradaki yaşamın nasıl yoğun olduğunu, çünkü Haliçli Köprü kitabında o kadar uzun bir yer ayırmış. Acaba Nuran Oktar ve Vasıf Öngören'in yurt müdürü olmasının önemli payı olduğunu söyleyebilir miyiz?

E.K: Şimdi Sevgi’yi önemli kılan şey aslında Türkiye'deki entelektüel ve politik alanı Almanya'daki entelektüel ve politik alanla birleştirmeyi becermiş ender isimlerden biri olması. Bu gerçekten de iki coğrafyada çok farkında olunan bir şey değil. Yani çok genç yaşta çok açık bir zihne, özgür bir yaşam tarzına ve çok farklı şekillerde becerilere sahip bir insan. Sevgi 18 yaşında Berlin'e ilk geldiğinde muhtemelen gerçekten, Vasıf Öngören’in Brecht’e olan tutkusundan etkileniyor ve oyunlar görüyor. Arturo Ui’nin Önlenebilir Yükselişi’ni seyrediyor mesela ve bir bir buçuk sene sonra Türkiye'ye geri döndüğünde yanında Brecht'in üç kitabı ve birkaç tane plakla geri dönüyor. Ve bu 1966-67'den 74 yılına kadar geçen dönemde kendisi de politize oluyor. Zaten Türkiye'nin de 68 kuşağının en güçlü biçimde hazırlandığı yıllar bunlar ve yaşandığı yıllar ve bunun bir parçası oluyor. Fakat 12 Mart'ın yarattığı baskı ortamıyla beraber bir noktada artık kendine ifade edemeyeceği bir nefes alacak yer bulamadığı hissiyatıyla bir kişisel bağı da yakalayarak o dönemin dünyada belki de en avangard tiyatro noktalarından biri olan Volksbühne Tiyatrosu’na yönetmen asistanı olarak giriyor ve oradan sonra da pek çok ünlü tiyatro yazarı ve yönetmenle iş birliği içine giriyor. Aslında bugün belki yazarlığı bu tiyatro kariyerini gölgelemiş durumda ama o dönemde gerçekten göz parlatan bir tiyatro kariyeri de var. 80'li yıllarda resimle ilgilendiği bir dönem var ve1990 yılında Anne dili adlı kitapla beraber yine gözleri kamaştıran edebi kariyerinin başladığını söyleyebiliriz ve belki alınmadık ödül kalmadığını da söyleyebiliriz Sevgi’nin. Geçtiğimiz şubat ayında da Bertolt Brecht ödülüne layık görüldü ve belki de bu gerçekten 80 yıllık ömrünün üzerine konmuş bir taç gibiydi ve bunu sıklıkla anlatıyorum ama bir telefon konuşmamızda bu ödülün sonrasında “ben Brecht’ âşık olduğum için Almanya'ya geldim. Şimdi görüyorum ki o da bana biraz aşıkmış” dedi. Sevgi tabii ki bu postmigrant kavramını farklı biçimde yakalayan bir şey. Belki o 74 yılında gelir gelmez zaten postmigranttı. Gerçekten o migrant etiketine, göçmen etiketine sığıştırılamayacak ve onun ötesine taşan bir yaşantıya sahipti. Sadece Almanca, Türkçe ve daha sonra Fransa'da yaşadığı iki senelik dönemde öğrendiği Fransızca arasında birçok dillilik içinde geliştirdiği bir edebi zenginlikten dolayı değil aynı zamanda kendine güvenen, kendi........

© T24