Sanatçı Sait Mingü: Yapay zekâ sanatı taklit edebilir ama insanın yaşanmışlığını kopyalayamaz
Geleneksel desen disiplinini dijital katmanlarla birleştiren Royal Academy of Arts ödüllü sanatçı Sait Mingü; kâğıt üzerindeki çizimlerini, sokaktan topladığı fiziksel materyalleri ve fotoğrafik dokuları bilgisayar ortamında harmanlıyor. Bu süreç sonunda ortaya çıkan eserler, özel sanat baskısı yöntemleriyle kâğıda aktarıldıktan sonra pleksi yüzeylerle kaplanarak nihai formuna kavuşuyor.
Üretim sürecini "kendi içimde verdiğim bir savaş" sözleriyle tanımlayan Mingü; desen gücünü teknolojiyle nasıl harmanladığını, yapay zekânın insanın yaşanmışlığını neden kopyalayamayacağını ve karanlık duyguların üretim sürecinde nasıl aydınlığa dönüştüğünü T24'e anlattı.
Söyleşinin tamamını izlemek için tıklayın
- Çok katmanlı bir üretim süreciniz var. Üretim sürecinizde ne gibi teknikler kullanıyorsunuz?
Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Resim Bölümü’nden mezunum. Klasik bir resme nasıl başlıyorsam, bu işlere de aslında öyle başlıyorum. İlk başta tabii her şeyde olduğu gibi iş kafamda başlıyor. Kafamda bir kurguyu, imajı belirledikten sonra, ne yapmak istediğimi belirledikten sonra onu bir kompozisyona döküyorum. Bu tuvalde ya da sulu boyada işlerimi yaparken de aynı şekilde zaten ilerleyen bir süreç. Eskizlere, karalamalara kağıt üzerinde başlıyorum. Ondan sonra son hâline, nihai hâline karar verdikten sonra kompozisyonun nasıl olacağına, onun çizimine geçiyorum. Yine hâlâ kâğıttayım, çiziyorum.
Ondan sonra tekrar daha önceden kullandığım tekniklerle; yağlı boyalar, akrilik, sulu boyayla bu yapmış olduğum kompozisyonda kafamda belirlemiş olduğum alanları ayrı ayrı boyamaya, çizmeye başlıyorum. Sonra bunların hepsini belli bir aşamadan sonra bilgisayara aktarıyorum. Bilgisayarda bunları modern bir kolaj gibi kat kat birleştiriyorum. Bunların her biri ayrı bir katmandan oluşuyor. Üst üste koya koya bu görmüş olduğunuz eserlere ulaşıyorum. Bunlara tabii normalde kâğıtta ya da tuvalde uygulayamadığım fotoğrafik dokular da ekliyorum. Hem resmin doğasına uyacağını düşündüğüm hem de izleyiciye vereceği hissi daha iyi aktarabileceğini düşündüğüm dokular ekliyorum.
Bunlar yani kimi zaman yolda yürürken çektiğim, hoşuma giden işte reklam panolarından fırlamış parçalar ya da yerde bulduğum beton parçaları, cam kırıkları olabiliyor. Yani bunların hepsi aslında orada bir resimde dokuya hizmet ediyor. Yani benim elle çizdiğim klasik boyaların yanında, bir de aynı zamanda fotoğraftan eklediğim, alışılagelmedik dokular oluyor. Kimi zaman mesela bir saman balyasından saç da yapabiliyorum. Biraz izleyiciyi şaşırtmam, biraz kendime yaptığım oyunlarla da alakalı bunu koyma sebebim.
Ondan sonra bunu da son aşamaya getirdikten sonra bilgisayarda özel bir çıkış alıyorum. Bu çıkış da burada görmüş olduğunuz gibi pleksi bir cam yüzeye kaplanıyor. Arkası metal ve duvarda asılacak hâle geliyor. Aslında iş son kertede dijital olarak adlandırılsa da bunun yüzde 70-80'i elle yapılan normal klasik resim tekniğiyle başlayıp sonlara doğru oraya getirdiğim, dijital olan ama olmayan bir iş. Bu aslında dijitallikten biraz daha kurtulmak için de genelde yapmış olduğum seriler haricindeki eserleri, yani büyük eserlerin çoğunu tek edisyon yapıyorum ki hem alan koleksiyonerin elinde bir tek eser değerinde olsun hem de bunun nadideliği, tekilliği muhafaza edilsin diye.
- Pleksi sadece resmi koruyan bir şey değil, eserin de bir parçası. Pleksi resme derinlik de katıyor aslında.
Evet, derinlik katıyor, canlılık katıyor. Aynı zamanda bu kullandığımız fotoğraf kâğıdı da. Bunun özel baskı dememizin sebebi şu: Yani bu her çıkış makinesinden, her printer'dan çıkan bir kâğıt, renk değil. Bunun sertifikalı, sanat üretimine özel olarak üretilmiş bir printer ve çıkış makinesi olması; bunun kâğıdının özel sertifikalı olması, uzun yıllar, yani yüzyıllar boyu dayanabilir olması. Artı bu kullanılan baskıdaki kartuşların, bu renkleri verebilen kartuşların da yine sanat sertifikalı olup yüzyıllar boyu dayanabilir olmasından geliyor. Bu çıkış alındıktan sonra çıplak olarak arkasına metal bir parça kaplanıyor ve o arkasındaki askı malzemeleri takılıyor. Ön tarafı da pleksiyle sıvanıyor ve bu görmüş olduğunuz eserler ortaya çıkıyor. Pleksinin bir kontrast katması var ön tarafta, canlılık. Bir de aynı zamanda kullandığımız kâğıdın da aynı şekilde.
Pleksi, eseri hem koruyor hem de aynı zamanda parçası. Genelde de ben bunlara çok nadir çerçeve yapıyorum mesela. Bu zaten şu anda o metal parçadan dolayı asılabilir bir hâlde. Pleksi ile kaplandığı zaman ekstra mesela bir çerçeve yapma ihtiyacı duymuyorum. Zaten kendisi sınırlanmış bir alanın içine girmiş oluyor ve ben bu hâlini çok seviyorum.
Hope, C-print diasek mount, 2026
- Bu yeni yerinizde atölye ve galeri arasındaki sınırları kaldırıyorsunuz. Sanatçının atölyesi genelde 'girilemez' bir yerdir. Siz bu “güvenli alanı” terk edip süreci şeffaflaştırdınız. Merak ediyorum; sizi izleyen onlarca göz varken amiyane tabirle birinin omzunuzun üzerinden çizerken sizi izliyor olması yaratıcılığınızı kışkırtıyor mu, yoksa o 'yalnızlık anınızı' özlediğiniz oluyor mu?
O biraz tabii yıllar içerisinde gelişen pratiklerle alakalı, zamanla oldu. Bu benim beşinci atölyem. İlk atölyede de yine bir sokak hizasındaydım ama onda belli bir kısma kadar görülebiliyordu içerisi. Oradan biraz alışığım. İkincisi, yani zaten bu yaptığım, vücudumu da kullanarak çalıştığım için bir performans sanatı aslında. Burada nasıl bir tiyatrocu sahneye çıktığı zaman seyircileri görmüyorsa, ben de işe başladıktan sonra zaten kendimi kaptırıp tamamen o dünyaya geçmiş oluyorum. O yüzden aslında sokaktan geçen insanın hiçbir şeyini fark etmiyorum.
Bahsettiğiniz gibi çalıştığım alan evet, dışarıdan gözükebiliyor ama burada randevuyla izleyici kabul ettiğim için atölye ve galeri mekânına, zaten o sırada, o saatlerde kimsenin gelmeyeceğini biliyor oluyorum. Sokaktan göz göze gelme ihtimali tabii ki var ama demin bahsettiğim gibi o konsantrasyona girince zaten sokağı falan görmüyorum.
- Bazı işleriniz özellikle Gogh üzerine Saatchi Art’la birlikte yaptığınız Vincent seriniz 'Yeni Pop-Art' estetiğine göz kırpıyor. Tür olarak sizin kendinizi konumlandırdığınız bir yer var mı?
Yani figüratif dışavurumcu. Aslında dışavurumcu ögeler tuvallerimde ve sulu boyalarımda daha fazla gözüküyordu. Burada biraz daha gerçeğe yaklaştığı için figürler ve mekânlar, burada biraz daha illüstratif ögeler de var, çizgi roman teknikleri de var.Fakat aynı zamanda bütün bu fırça, boyaların hissi ve dokularıyla beraber onlar da bir karışık teknik oluşturuyor.
Saatchi Art meselesine gelirsek de, o NFT'lerin çok revaçta olduğu, meşhur olduğu dönemde bütün bu NFT üretiminin ağır yükünü, bu demin bahsettiğim bir karakter yaratımı ve proje bazlı NFT'nin çoğunu bilgisayar yardımıyla yapıyordu şirketler. Üretimin tamamı bilgisayar üzerinden yapılıyordu. Bilgisayar bunları, karakter belirlendikten sonra rastlantısal olarak çoğaltıp, hiçbir insan emeği olmadan tamamen bilgisayarın insafında kalmış bir şekilde ilerleyen projelerdi. Onlar çoğaldıktan sonra satışa çıkıp insanların bir koleksiyon malzemesi gibi toplaması ve bunların aralarında değiş tokuşunda meydana gelen projelerdi.
Saatchi Art da o dönem dünya üzerindeki birçok sanatçıya ulaşabildiği için, kendi küresel ağı sayesinde, aradan bilgisayarı tamamen çıkartıp bu karakter yaratımı ve eser üretimini tamamen elle yapıp sanatçılara delege etmek istedi. Dünya üzerinde 150'ye yakın sanatçı seçti. Bunlardan bir tanesi de bendim. Ve biz toplanıp, "Van Gogh portresi yapsak ve bu Van Gogh karakterini çeşitlendirsek, herkes kendisi yorumlasa. Her sanatçı en az 10 tane, en fazla 20 adet olacak şekilde bize eserleri verse, biz o eserleri yine aynı şekilde bu NFT üretimine sokup, onları dijital hâle getirip, diğer projeler nasıl satılıyor ve el değiştiriyorsa o hâle sokup onları insanlarla buluştursak" diye yola çıktılar ve çok da başarılı bir proje oldu. 150 sanatçı herkes kendi yorumunu kattı, onları üretti. Ben de onlara yaklaşık 20 eser, 20 tane Van Gogh yaptım. Onların hem bir adet NFT versiyonu oldu, bir adet de fiziksel versiyonu oldu. Zaten bu NFT versiyonu çıktığı anda proje yaklaşık iki dakika içinde tamamen hepsi satıldı. Tamamen bitti yani proje. Çok rağbet gördü. Dijital olarak NFT'sini alan insanların bazıları benden fizikselini de talep ettiler, Amerika'ya yolladığım işler oldu. İkisine birden sahip olmak isteyenler oldu ya da farklı yerlere yolladığım da oldu dünya üzerinde. Ama çok başarılı bir projeydi. Sonra tabii NFT'ler ne yazık ki popülaritesini kaybedip onun bağlı olduğu ekonomi biraz çökünce, şu anda pek rağbet görmüyorlar.
- Sizin eserleriniz NFT olarak satıldı. Şu anda ne durumdalar biliyor musunuz?
Onlar şu anda sahiplerinde, onları satın alan kişilerde. Fakat o projenin devamında bir iş daha yaptık Saatchi ile. Amerika'da bir rock festivali vardı Lollapalooza diye. Onlara özel bir iş yaptık çok büyük çapta. Onda hatta 10 sanatçıydık. Orada hatta benim ürettiğim, yani benim şekillendirdiğim bir karakter de seçilmiş onların maskotu olarak. Onun bayağı bir üretimini yaptık. Fakat ne yazık ki tam bu yine NFT'nin ekonomik olarak çöküşüne denk geldiği için projeyi bizden aldılar ama yayınlamadılar. Hâlâ onların elinde duruyor. Belki bir gün çıkar.
- NFT geri döner mi sizce?
Dönebilir, hiç belli olmaz. Çünkü sanatçı açısından bence çok faydaları olan bir sistemdi. Yani çok avantajlı bir sistemdi. Burada şimdi benim elimden bir eser çıktıktan sonra, sonrasında ne takip edebiliyorum ne işte telif üzerinden konuşursam bir ücret alabiliyorum. Yani tekrar satışlarından. NFT'de biliyorsunuz resim el değiştirdikçe eseri üreten kişi de pay alıyor. O konuda ve telifinin korunması konusunda ve işte dediğim bu sanatçı hakları konusunda çok aslında modern bir sistem, güzel bir sistem. Yani dünyadaki şu anda ekonomik durum zaten bütün emtialarda kötü durumda ama orada tekrar NFT konusunun ben önümüzdeki 5-10 senede tekrar gelebileceğini düşünüyorum.
- Bu arada işlerinizin üzerinde imzanızı göremedim. İmza atmıyor musunuz?
Genelde imza nedense dünyada kalkmakta. Yani eserler arkasına atılan imzayla ve sertifikayla genelde sunuluyor. O yüzden ben tuvallerde bile, eski yaptığım sergilerde sulu boyalarda bile imza yok. Genelde hepsinin ya arkası imzalı, bir de orijinallik sertifikaları var. Dolayısıyla alan kişi ya da bu esere sahip olan kişinin elinde iki tane belge olmuş oluyor. Bir tanesi arkasındaki imza, bir tanesi de benim ona verdiğim ya da galeri üzerinden alıyorsa galerinin verdiği orijinallik sertifikası. Orada zaten bütün künyesi yazıyor.
Kinstsugi, C-print diasek mount, 2026
- Türkiye’de de seviliyorsunuz ama başarılarınızın tescili ve asıl büyük ilginiz sanki uluslararası arenada. Neden eserleriniz Londra’da veya Paris’te, İstanbul’dakinden daha 'tanıdık' karşılanıyor? Sizin görsel diliniz Türkiye’ye biraz 'yabancı' veya fazla mı 'global' kalıyor?
İlk sergilerimi açarken ilk bir galeriyle başlamıştık. İlk galerim onlardı. O zaman daha işte klasik tekniklerle açtığım sergilerde, yani tuval ve sulu boya ile açtığım sergilerde yaklaşık üç sene beraber çalıştık. O zaman ilk ben piyasaya girdim. Yani yaklaşık 20 sene önce. Fakat ondan sonra benim de hem galerilere bağlı çalıştığım ya da bağımsız çalıştığım dönemlerim oldu. Mesela ondan sonra üç sene bağımsız çalıştım. Şimdi o dönemde bir galeride çalışmayınca Türkiye'de, yani özellikle piyasada belli bir ağın içinde olmadığınız zaman bilinirlik biraz azalıyor tabii.
Ondan sonra tekrar 2011'de ya da 2012'de Mim Art Galeri'de çalışmaya başladım. Onlarla da üç yıl beraber olduk. Fakat Türkiye'deki bu belirsizlikler, ekonomik krizler ve galeri sistemindeki problemler yüzünden o galerilerin bazıları açılıyor, işte üç sene sonra kapanıyor. Yani belli bir çizgiyi tutturmak çok zor. Ben de o sırada 2014'te ödülü aldıktan sonra yurt dışında daha fazla bana kapı açılmaya başladı. Orada sergiler açmaya başladım. Sonra 2015'te burada ALAN İstanbul çok iyi bir galeriydi. Onlarla beraber çalışmaya başladım. Onların imzalı sanatçılarındandım. Fakat onlar da kapandı üç sene sonra.
Onlar kapandıktan sonra ben bu sefer bu kadar belirsizliklerin içinde kendimi huzursuz hissetmeye başlayıp, daha fazla bu yurt dışında açmış olduğum sergilerin de etkisiyle dışarıda kendim bağımsız olarak, yani Türkiye'ye bağlı kalmadan neler yapabilirim diye dışarıya ağırlık verdim. Asıl sebebi o yüzden. O yüzden daha fazla belki orada tanınıyorum.
Bir de şu da olabilir: Bu tekniği ilk burada 2013 senesinde sergilemeye başladım. Belki de yurt dışında daha fazla oraya sıcak gelmiş olabilir eserler.
Sait Mingü kimdir?
Sait Mingü
1977 yılında İstanbul’da doğan Sait Mingü, Mimar Sinan Üniversitesi Resim Bölümü'nden mezun oldu. 2001-2006 yılları arasında Güzel Sanatlar / Saatchi & Saatchi'de sanat yönetmeni olarak çalıştı. 2006 yılından itibaren çalışmalarını tam zamanlı sanatçı olarak sürdüren Mingü, 2014 yılında Royal Academy of London tarafından verilen Hugh Casson Desen Ödülü'nü kazandı.
Sanatçı, bugüne kadar Türkiye'nin yanı sıra Fransa, Avusturya, Birleşik Krallık ve ABD'de sergiler açtı. Çalışmaları İstanbul'da X-IST, Alan İstanbul ve SALT Galata gibi mekânlarda sergilenen Mingü; Contemporary Istanbul, Scope Miami Beach, The Other Art Fair ve ArtExpo New York gibi uluslararası sanat fuarlarına katıldı.
- Siz Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi çıkışlı bir sanatçısınız; yani 'geleneğin kalesinden' geliyorsunuz. Sanat tarihine baktığımızda pek çok isim, akademiyi yaratıcılığı öldüren bir 'konfor alanı' veya 'gerici bir pranga' olarak gördü. Siz bugün geleneksel tekniklerle dijitali bir arada kullandığınız, yenilikçi bir noktadasınız. Geriye dönüp baktığınızda; o akademik disiplin sizin için üzerine yeni dünyalar inşa ettiğiniz sağlam bir temel miydi, yoksa akademiden ayrıldıktan sonra mı gerçek Sait Mingü’yü bulabildiniz?
Güzel bir soru. Benim okuduğum dönemde okulun eğitim sistemi bana biraz köhne gelmeye başlamıştı. Güzel Sanatlar Fakültesi'nde mesela grafik bölümünün aldığı derslere baktığım zaman, o dönem okurken ki arkadaşlarım bizden çok daha çeşitli eğitim alıyorlardı. Fotoğraf dersi alıyorlar, baskı dersleri alıyorlar, bilgisayar, multimedya alıyorlardı. Biz çok daha onlara göre geleneksel kalıyorduk. Hâlbuki resim aslında artık çok daha fazla alanı kapsıyor dünyada. Yani sadece resim okuyup sırf tuval yapacağım diye bir şey yok artık. Yani o kadar çok teknoloji gelişti, iş alanları gelişti... Yani resimden mezun olup çok güzel bir çizgi roman sanatçısı olabilirsiniz, grafik roman sanatçısı olabilirsiniz, illüstratör olabilirsiniz, multimedyalar yapabilirsiniz. Ama bunların altyapısının eğitimi bizim okulda maalesef, o dönem için konuşuyorum tabii, yoktu.
Ben o dönemden de biraz kendimi bu konularda geliştirmek için kafa yormaya başlamıştım. Yani o yüzden bu Photoshop'lar falan ilk çıktığı zaman, bilgisayarlar, tabletler çıktığı zaman, yani onları ilk kullananlardan biri olabilirim. 96-97 senesinde başladım. Ama tabii ki o zamanki pratiğim içinde çok az yer kaplıyordu. Okulda olduğum için yani daha klasik şeyler yapıyordum. Ancak o zaman okuldan mezun olurken diploma sergimde birkaç iş sergiledim. Onları da yan iş olarak koydum. Hocalardan o zaman, diğer gerekli işleri yerine getirdiğim için bir tepki almadım ama demek ki ben kendimi o zaman kafaya koymuşum diye düşünüyorum şimdi. Bunları da sergilemeyi, çünkü çok daha ilkel hâlleri de olsa orada da dijital olarak adlandırabileceğim beş-altı tane eser sergilemiştim.
Bounce I, kağıt üzerine sulu boya, 2012 (Royal Academy of London, Hugh Casson Drawing Award, 2014)
- 2014'te Royal Academy of Arts'tan aldığınız Hugh Casson Desen Ödülü ile uluslararası alanda bir zirveye ulaştınız. Böylesi büyük bir onayın ardından "tamamdır zirveyi gördüm, artık bu çizgide devam edeyim" mi dediniz, yoksa "daha da üstüne çıkabilirim" diyerek kendinizi yeniden mi motive ettiniz?
Ödülü desen üzerinden almış olmam benim için o zaman çok büyük bir tatmin kaynağı oldu. Çocukluğumdan beri aslında desen çizdiğim için benim bütün temelim aslında kara kalem ya da işte mürekkep, siyah beyaz işlerden geliyor. Okula girmeden önce de çok onları yapıyordum. Canlı modelde çalışıyordum gittiğim kurslarda. Oradan ödül almış olmam benim için çok büyük bir tatmin kaynağı, mutluluk kaynağı oldu. Ama orada aldığım ödül, kâğıt üzerine yaptığım işten aldım. Yani bu işlerle almadım. Dolayısıyla ondan sonra yaptığım işler hep onun üzerine biraz koymaya çalışarak, "Bu yaptığım figür resmini daha nasıl ileriye taşıyabilirim?" diye kendime yaptığım mücadele ve hesaplaşma sonucu çıkan işler olduğu için aslında bir ödülü almak bana çok büyük bir tatmin sağladı ama daha fazla iş yapmam için bana çok büyük bir motivasyon oldu. Dediğim gibi, o zamanki yaptığım işlerin daha farklı bir alanında şu anda iş ürettiğim için orada kalmamış oldum.
- Sanat dünyasında yerleşik, neredeyse kutsal bir inanç var: 'Gerçek sanatçı piyasa için üretmez, eseri kolay satılıyorsa o eser sanat değil, dekorasyondur.' Sizin işleriniz görsel olarak çok güçlü, 'izlenebilir' ve koleksiyonerler tarafından rağbet gören işler. Bu durum sizin üzerinizde 'acaba fazla mı estetik yapıyorum, fazla mı popülistim' gibi bir baskı yaratıyor mu? Yoksa Andy Warhol gibi, 'İyi iş yapmak en büyük sanattır' diyen tarafta mısınız?
Çıkan iş neyse odur diye düşünüyorum. Onu gören, zaten ben ne yaparsam yapayım, asla benim kafamdaki yaptığım iş ya da bitirmiş olduğum iş, benim düşüncem hiçbir zaman tam karşıya, izleyiciye zaten geçmiyor. Yani her bakan kişi kendi yorumunu koyuyor. Kendisine ait oluyor o eser. Yani bir yerde benden çıkmış oluyor zaten.
Ben ama yaparken öyle bir kendime eleştiri yapmıyorum. Yani tabii ki benim de sanat tarihinde etkilendiğim, ilham aldığım çok insan var, çok resim var. Ancak belki işte onu yaparken "Aa, şu resme benzedi" diye düşündüğüm tabii ki oluyor. Orada da belki biraz kendimi geriye çekmeye çalıştığım anlar olabiliyor ama her eserde, her resimde zaten belli bir savaş veriyorum. O resmi bitirene kadar öyle bir mücadele olmuş oluyor. O sırada zaten o eseri ortaya çıkartmaya karar verdiysem de ben kendi içimde o savaşı kazanmış oluyorum. E zaten eğer onu da kazanmamışsam, o eseri zaten ortaya çıkartıp sergilemiyorum.
Wing, C-print diasek mount, 2026
- Eserlerinizi satarken alıcıyla, gelecekteki sergiler için eseri geçici olarak "geri çağırma" anlaşması yapıyor musunuz? Ürettiğiniz işlerin tek ve biricik olduğunu düşündüğümüzde, ileride kapsamlı bir retrospektif açmak isterseniz sattığınız eserleri talep edebiliyor musunuz?
Çağırabilirim. Ama şunu da yapabiliriz aslında. Sanatçı edisyonu hakkım her zaman olduğu için, o kişiyle konuşup mesela öyle bir retrospektif sergisi açmaya karar verirsem, "Mesela bu resmin ben bir de sanatçı edisyonunu basacağım, haberiniz olsun" diyebilirim. Onu yapmadım ama yani öyle bir sergi olacağı zaman ulaşamıyorsam ya da ben öyle bir şey yapıp kaldırabilirim. Öyle bir avantajım var. Ama tabii ki genelde sertifikalarını ben verdiğim için ya da galeri üzerinden satarsak galeri verdiği için, genelde eserlerin kimde olduğunu aşağı yukarı bilebiliyoruz. Tabii el değiştirenlerin bazılarını takip edemiyorum ama çoğunun en azından ilk kaynağını biliyorum. Onların hepsinin kaydı tutuluyor. Bir şekilde ulaşmaya çalışırım öyle bir şey olursa tabii ki.
Eserlerinizdeki insan yüzlerini birer "tetikleyici" olarak konumlandırıyorsunuz. Modern insanın kaygı ve içsel çatışmalarını resmederken sürekli bu karanlık psikolojiyle yüzleşmek sizi arındırıyor mu, yoksa içinizdeki kaosu daha da mı kışkırtıyor?
Yani zaten kolay bir dünyada yaşamıyoruz. Ülkemiz zaten çok zor bir ülke. Dünya da şu anda ayrı bir zor. Portre yapmak demek aslında tamam, bir modele bakarak yapıyorsunuz ama insanı yapan kişi olarak kendisinin portresini yapması demek aslında. Bir portre sadece bakılan figürden değil de insanın kendi otoportresinden de oluşuyor. Benzemesi önemli değil tabii de.
Karanlık demeyelim ama ben düşünmeyi seviyorum. Belki biraz takıntılı bir insanım zaten. Oradan da tabii geliyor bütün bunlar. O eseri işte kurgularken vermek istediğim ifade tabii ki benden izler taşıyor. O karanlık his var, evet ama resmi bitirdikten sonra ya da yaparkenki o trans hâli ve onunla uğraşma sırasında zaten belli bir alana geçmiş oluyor insan. O sırada da bir yandan da aslında kendimle hesaplaşmış olurum ben, öyle söyleyeyim. Ve bitirdiğim zaman resmi, öyle bir tatmin duygusu ve mutluluk oluşuyor ki aslında o karanlığı yıkıyor. Yani bitirdikten sonra belli bir mesele çözülüp o aydınlığa ulaşmış oluyor.
Parallel Universe, C-print diasek mount, 2020
- Aslında biraz arındırıyor da sanatçıyı.
Evet. Ama yaparken tabii bütün eserlerim öyle, en azından benim için, her zaman bir savaş var. Mutlu bir resim de olsa, eğlenceli bir şey de olsa her zaman o resmi bitirirkenki bir mücadele var. O bir tepe ve işte askerlerin oraya geçirilmesi gibi. Bir plan var, taktik var. Bir mücadele var.
- Sanatçıdan sanatçıya ya da işten işe de değişiyordur ama sizin bir işinizin üretim süreci ne kadar sürüyor?
Şöyle, ben aslında çok daha böyle enerjik ve hızlı çalışan bir insanım. Tuval ya da kâğıt işlerim genelde bir iki günde yaptığım işler. Yani tuvaller ne kadar büyük olursa olsun, üç metrelik tuvali bile yaklaşık iki-üç günde tamamlayabiliyorum.
Ama bu eserlerde kullandığım araçların getirdiği şeyler, teknolojik imkânlardan dolayı tabii daha fazla hedefe odaklanmam ve onun kompozisyonunu daha iyi yapmam gerekiyor. Yaklaşık 10 gün sürüyor bir eseri yapmam.
- Üniversiteden sonraki grafik tasarımcılık ve sanat yönetmenliği geçmişinizin bugünkü üretim pratiğinize bir etkisi var mı? Reklam sektöründeki bu deneyim size neler kattı?
Demin bahsettik, okuldaki eğitim sisteminin biraz o dönem bana köhne gelmesinden dolayı, okuldan çıktıktan sonra biraz da kendim yeni bir motivasyon ve arayış için ajansa girmiştim staj olarak ama oraya girdikten sonra yaptığım işlerden memnun kaldım. Ben de ajanstan memnun kaldım. Orada kaldım. İşte sanat yönetmenliğine kadar yükseldim. O dönem tabii çok yoğun bir çalışma içine girdik. Yaklaşık beş-altı sene sürdü, sonrasında ilk atölyemi açıp sergiler yapmaya başladığım zaman bana çok büyük faydası olduğunu gördüm.
Özellikle bu işleri yaparken bütün bu baskı kalitesi, işte baskı teknikleri, bunların sunumu, işte duvara nasıl asılırından tutun, bir yandan da kendi öz disiplinim… Çünkü reklamda çalışırken hem bir patrona karşı sorumluluk hem de o zaman çalıştığınız müşteriye karşı ayrıca bir sorumluluğunuz olduğu için ve onların reklam kampanyalarının belli bir süresi olduğu için, yetişmesi gereken işlerin süresi, saati bile olduğu için, o dönemki kendimi eğitmemden, yani o işlerde yoğrulmamdan dolayı kendi atölyemi açtıktan sonra, kendi kendime patronu olduğum işlerde de her zaman o yaklaşımı sergilemeye çalıştım. Yani bir sergi tarihi varsa, işte o sergi tarihine göre kendimi programlamam, o işleri yetiştirebilmem, işte onların katalog baskısına dâhil olabilmem, onlarda söz sahibi olabilmem hepsi reklamcılık geçmişime aslında bağlı. Yani aslında kendi kurumsal kimliğimi bile bağımsız bir sanatçı olarak yerleştirirken, işte web sitemden tutun kartvizitime kadar hepsinin altında belli bir dönem reklam şirketinde çalışmış olmam var, onu sonradan görmüş oldum.
Cascade, C-print diasek mount, 2020
- Siz gelenekselden gelip dijitali işinize entegre ettiniz ama bir de yapay zekâ gerçeği var. Yapay zekânın sanattaki geleceğini nasıl görüyorsunuz?
Sanatın toplum tarafından algılanışını biraz baltalayacağına ben de inanıyorum. Benim işimi elimden alacağını asla sanmıyorum. Aslında aksine, benim yaptığım işin daha değerli olacağını, yani zanaatkâr olmayan, imza atan sanatçının kendi yorumu ve kendi pratiğinde ustalaşmış sanatçıların daha fazla değer göreceğine inanıyorum.
Ama işin zanaat kısmında ve daha popüler işler tarafında sorunlar olacaktır. O popüler işlerden kastım, daha kurumsal işler için yapılan ya da daha böyle illüstratif resimler var mesela, otel resimleri, odalara asılan ya da belli kurumlara yapılan yarı kurumsal, yarı sanat işleri var. Onların büyük bir sekteye uğrayacağına inanıyorum. Yani oradaki işlerin büyük bir kısmını herhâlde elinden alacak. Çünkü orada artık yapay zekâ işin içine girince maliyet de düşünüleceği için çok daha basit hâle gelecek o işler. Orada bir tehlike görüyorum. Bir kısım reklamla ilgili yan kollarda tehlikeli olabileceğine inanıyorum. İşte bu ürün fotoğrafçılığı, ürün kampanyaları olabilir.
Ama dediğim gibi, sanatla uğraşan insanların çok daha değer göreceğine inanıyorum. Çünkü yapay zekâ sadece insanların hayatını kolaylaştıran bir araç. Şu anda yani benim de referans olarak kullanabileceğim yapay zekâ programları var. Oradan da kendim bir yandan araştırdığım için biliyorum. Yani sadece taklit yapabilen, kendisinin bir ruhu olmayan, en azından bugüne kadar üretilmiş olan eserleri taklit edip işte yazılan o komuta göre hareket eden programlar. Ama işin içinde insan ruhu, insan üretimi yok. Yani bir kere bir sanatçının ürettiği iş o anda oluşmuyor ki. Yani bütün bu yaşanmışlıklar, işte demin bahsettiğimiz karanlık duygular, iyi duygular, yani hepsinin birleşimi ile ortaya çıkıyor. Yapay zekâda öyle bir şey asla olmayacağı, olamayacağı için, yaşanmışlık olmayacağı için, bir tecrübe olmayacağı için taklit yöntemine gidemeyecek. Ama seneler geçtikçe, teknoloji ilerledikçe bu taklidin seviyesi artacak. Daha iyi taklit edebilecek hâle gelecek. Dediğim gibi bizim için bir korku olduğunu düşünmüyorum.
Dead End, C-print diasek mount, 2013
- Son sorum da şu olsun: Geçenlerde söyleşi yaptığım yeni mezun bir tiyatro ekibindeki gençlerin hepsi ayakta kalabilmek için ek işler yapıyordu. Bizim zamanımızda yaşamak da üretmek de çok daha kolaydı açıkçası. Siz de başta biraz değinmiştiniz; bugün üretim motivasyonunu kaybetme tehlikesi yaşayan genç sanatçılara yola devam etmeleri için neler söylemek istersiniz?
Yani çok zor. Bir de dışarıdan ahkâm kesmek çok daha zor. Ama günümüzün teknolojisinin en büyük faydası, ben de onu yaşadığım için söylüyorum. En azından eskiden, bizim zamanımızda mesela çok daha zordu. Demin bahsettiğimiz yurt dışındaki galerilere ulaşmak zordu. Görünürlük daha zordu. Şimdi en azından bir sosyal medya hesabıyla, onu doğru yönlendirebilirseniz çok daha fazla insana ulaşabiliyorsunuz. Kendiniz sanatta bir kimliğinizi oluşturabildiyseniz, benzersiz olabilirseniz en azından sıyrılma şansınız çok daha fazla.
Oradan dünyaya açılmaları için yapabilecekleri bir şeyler varsa o yönde gitmelerini tabii ki tavsiye ederim. Mesela bazı organizasyonlar var, sadece galeriyle kabul ediyor insanları ama bazı organizasyonlar var, sadece bağımsız sanatçıları kabul ediyor. Çok fazla artık gidilebilecek yer var. Online sergiler de var. Onlara en azından başvurabilirlerse, kendi sanatsal kimliklerini bulduktan sonra oraları takip edebilirlerse çok daha büyük faydasını görürler. Çünkü artık bir tuşla birçok yere ulaşabiliyorsunuz. Ama çok tabii zor yani şu anda işler. 1995-2001 arasından bahsediyorum, o zaman malzeme almamız da daha kolaydı. Okuldan çıkıp işte Taksim'de bir şeyler yiyip, hep beraber sinemaya gidip bir yerleri gezip tekrar dönmek, ondan sonra işte arkadaşımızın evinde resim yapmak falan çok daha kolay işlerdi ama şu anda çok zor.
