menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Ödüllü yazar Peter Danish Viyana'daki gizli buluşmayı anlattı: İçeriden 'Mahler! Bruckner!' bağırışları geliyordu

38 0
16.03.2026

Ödüllü yazar, besteci ve klasik müzik eleştirmeni Peter Danish, 20. yüzyılın en büyük iki orkestra şefi Leonard Bernstein ve Herbert von Karajan'ın rekabetini kaleme aldığı Devlerin Savaşı oyunuyla tiyatro sahnesinde efsanevi bir yüzleşmeye hayat veriyor.

Danish; iki dev ismin Viyana'daki tesadüfi son buluşmasının perde arkasını, oyunun Nihal Uslanmaz rejisiyle Okan Bayülgen ve Celal Kadri Kınoğlu'nu buluşturan Türkiye uyarlamasındaki detayları, Timothée Chalamet'nin sözleri üzerinden alevlenen 'klasik sanatların geleceği' tartışmasını ve Türkiye'nin klasik müzik mirasına dair değerlendirmelerini T24'e anlattı.

- İlk olarak Devlerin Savaşı’nı sizden dinlemek isteriz; bu oyun bize ne anlatıyor?

Oyun, Leonard Bernstein ve Herbert von Karajan'ın son buluşmasının hikâyesi. İki büyük orkestra şefi, hatta belki de 20. yüzyılın en büyük iki şefi. Bu buluşma, 1988'in ekim ayında, her iki adam da hayatını kaybetmeden hemen önce Viyana'daki o meşhur Sacher Hotel'de gerçekleşen tesadüfi bir karşılaşma.

Bu karşılaşma sırasında Bernstein, şehrin anahtarını almak ve Viyana'nın resmî vatandaşı olmak için şehirdeydi. Karajan ise Berlin Filarmoni Orkestrası ile son konserini yönetmek için oradaydı. Tatilim için Viyana'ya gittiğim bir seferde, bahsettiğimiz otelin Blue Bar'ında otururken yanımda Leonard Bernstein'ın Mektupları'nın bir kopyasını götürmüştüm okumak için. Kitap masanın üstünde dururken garson kitabımı gördü ve üstüne vurdu. Ben de "Okudun mu?" diye sordum. O da "Hayır." dedi.

"Ama" dedi, "Ancak Maestro Bernstein'a çok kez servis yaptım. Bu otelde çok sevilen biriydi. Hatta çok yakında geçmişti; oteldeki başkanlık süitinin adını Bernstein Süiti olarak değiştirdik." dedi, ben de "Çok ilginç." dedim. "Şu anda tam von Karajan'ın son konserini dinlemeye geldiği bölümü okuyorum." dedim. O da bana o geceyi çok iyi hatırladığını söyledi. "İkisi de bu otelde kalıyordu." dedi. "Hatta yönetimden çok sıkı talimatlar gelmişti, ikisini birbirinden mümkün olduğunca uzak tutun diye."

Ama şans eseri Karajan otelden çıkarken, Bernstein ise otele girerken kazara lobide karşılaştılar ve fotoğrafçılardan kaçmak için Blaue Bar'a doğru kaçtılar. İkisi de oturup bir fincan çay ve bir bardak viski içtiler ve birkaç dakika da sohbet ettiler. Garsona "Ne hakkında konuştular peki?" diye sorduğumda, "Asla kulak kabartmam." dedi ama istemeden biraz cevap aldım.

Herbert von Karajan, Dimitri Mitropoulos ve Leonard Bernstein, Ağustos 1959'da Avusturya'daki ünlü Salzburg Festivali'nde

Bir yerlerinin ağrıdığına dair; "Buram ağrıyor, şuram ağrıyor, işte aşağıda şöyle hareket yaptığımda böyle bir ağrı oluyor." gibi konular konuşuyorlardı. Hatta birisi diyordu ki "Ben felç geçirdim.", diğeri "Ben bir ameliyat oldum." Hastalıklarını konuşurlarken bile birbirlerini geçmeye çalışıyor gibiydiler. Garson, birkaç dakika sonra ise konuşmanın oldukça sıkıcı olacağı belli olduğu için oradan ayrıldığını söyledi.

Fakat birkaç dakika sonra bağrışmalar duyduğunu ve içeri girip "Her şey yolunda mı?" diye sorduğunu anlattı. Onlar da "Evet, evet gidebilirsin." demişler. Ama içeriden şöyle sesler duyduğunu söyledi: "Gustav Mahler! Anton Bruckner! Mahler! Bruckner!" diye bağırdıklarını duymuş. Ben de ona "Ne söylüyorlar?" diye sordum. Orayı tam anlamadığını ama hararetli bir konuşma olduğunu söyledi. Nerede oturduklarını sordum.

"Köşedeki koltukta, şu köşede oturuyorlardı." dedi. "Oraya oturmanın bir sakıncası var mı?" diye sordum. "Tabii ki hayır." dedi. Ben de çok pahalı kahvemi ve çok pahalı pastamı alıp o tarafa geçtim. İçgüdüsel olarak içimdeki yazar, dizüstü bilgisayarımı çıkardı. Orada oturup şöyle dedim: "Herbert, Leonard... Benimle konuşun."

Sanki duvardaki bir sinek gibi, tabiri caizse, o anda yapmış olabilecekleri konuşmayı hayal ettim ve düşündüm: Hayatları boyunca düşman olmuş, rakip olmuş, birbirlerinin karşısında durmuş iki adam, yolun sonuna, ölüme bu kadar yaklaşmışken birbirlerine ne söylerler diye. Temelde oyun böyle ortaya çıktı. Yaklaşık bir saat içinde, orada otururken oyunun ilk taslağını yazmıştım bile.

Leonard Bernstein ve Herbert von Karajan

- Oyununuzun ilk sahnelemesinde Bernstein ve Karajan gibi iki erkek figürü Helen Schneider ve Lucca Züchner gibi Alman kadın oyuncular canlandırmıştı. Ancak oyunun Türkiye uyarlamasında Okan Bayülgen ve Celal Kadri Kınoğlu gibi usta erkek oyuncular sahnede. Bu farklı sahneleme ve oyuncu tercihleriyle karşılaştırdığınızda, 'Devlerin Savaşı'nın Türkiye prodüksiyonunu izlediğinizde nasıl buldunuz, size neler hissettirdi?

Şöyle başlayabilirim: Bu oyun iki kadın için yazılmadı. Başlangıçta iki erkek diye düşünmüştük. Ayrıca erkek bir garson karakteri de vardı. Bu yüzden bu hâliyle ben hâlâ tamamen bir Peter Danish oyunu izleyebilmiş değildim. Başlangıçta oyunu ben pandemiden hemen önce yazdım. Londra'da bir menajerim var. O da iki aktrisle görüştürdü beni. Biri İsveçli Liv Ullmann, diğeri de İngiliz Charlotte Rampling.

Tiyatro ve sinemanın bu iki büyük hanımı için uygun olabilecek bir metnin var mı diye sordu bana. Ben de Bernstein ve Karajan hakkında yazdığım bu oyunu önerdim. "Ne dersin?" diye sordum. Bunu söyledim çünkü o sırada başka bir oyunum yoktu ve böyle bir fırsat karşıma çıkmıştı. Menajerim onlara oyunu verdi okumaları için. Çok sevdiler. İyi haberdi bu ama kötü haber de şuydu: Muhtemelen sahnede yapacakları son iş olduğunu söylediler.

Bu nedenle de en son rollerini bir erkek oynayarak, yani cinsiyet değiştirerek yapmak istediklerinden emin olmadıklarını söylediler. Ben de bu fikirlerine saygı duydum. Hemen ardından Burgtheater'dan, Viyana'daki Devlet Tiyatrosu'ndan bir telefon aldım. Sanat yönetmeni arkadaşım beni arayıp "Yazdığın oyuna bir bakabilir miyim?" dedi. "Tabii." deyip gönderdim. Daha sonra "Hemen konuşmamız gerekiyor." dedi. Ben de Viyana'ya gittim.

Friedrich Schiller'in Mary Stuart oyununu izledim Burgtheater'da. Oyunda iki aktris oynuyordu. Biri Bibiana Beglau, diğeri Birgit Minichmayr... Oyunda iki Alman aktris oynuyordu. Biri Elizabeth'i, diğeri ise Mary'yi canlandırıyordu. Oyunu izledikten sonra sanat yönetmeni ne düşündüğümü sordu. Ben de "Harikalardı." diye cevap verdim. "Çok güzel. O zaman gelecek oyun Bernstein ve Karajan'ı onların oynamasını istiyorum." dedi. Ben de "Gerçekten mi?" diye sordum. O da "Evet." dedi. Ben de kendi kendime şunu düşündüm: İkinci sefer iki tane kadın teklif edildi bu oyun için bana. Fakat daha sonra sanat yönetmeni Burgtheater'dan kovuldu ve sezon iptal edildi. Bu nedenle Viyana'daki bu oyun gerçekleşememiş oldu. Daha sonra menajerimden bir telefon aldım. "Bir Alman yönetmen oyun hakkında seninle konuşmak istiyor." dedi. New York'ta buluştuk. Ve bana şu sözleri söyledi: "Peter, ben başka bir adamın talihsizliğinden faydalanmaktan nefret ederim. Ama anladığım kadarıyla Viyana'daki oyun sergilenemeyecek." "Öyle görünüyor." diye cevap verdim. "Ben yapmak istiyorum. Yönetmenliğini ve yapımcılığını üstlenmek istiyorum ve New York'ta yapmak istiyorum." dedi. O da Bernstein ve Karajan'ı iki kadına oynatmak istediğini söyledi. Ben de çok şaşırdım. "Yine mi iki kadın?" diye bir tepki verdim.

Helen Schneider ve Lucca Züchner, Gil Mehmert rejisiyle sahnelenen Last Call oyununda

Kendi kendime şöyle bir düşünceye kapıldım: Çok saygı duyduğum, çalışmalarını çok beğendiğim üç farklı yönetmen, farklı anlarda birbirinden bağımsız bir şekilde aynı sonuca varmışlardı. Demek ki bu işte bir iş var diye düşündüm. Bu tesadüfleri takip ettim ve neler yapabileceklerini görmek istedim. Gil Mehmert vizyonuyla nasıl bir oyun olabileceğini görmek için Almanya'ya gittim.

Ki Almanya'da gördüğüm prodüksiyon, sizin Türkiye'de gördüğünüz prodüksiyondan çok farklıydı. Çünkü Gil kariyerini müzikal yöneterek, hatta 200'den fazla müzikal yöneterek geçirmişti. Ama müzikal vizyonuyla yazılmış bir oyun değildi bu oyun. Düz bir oyun olarak yazılmıştı. Düz bir dramatik oyun yerine neredeyse bir müzikal gibi kurgulamak istediğini ve sanki karakterler süper kahramanlarmış gibi bir dünya yaratmak istediğini söyledi.

Tüm iş renkli, ışıklı ve bol müzikliydi; neredeyse çizgi film benzeri bir kalıbı vardı ortada. Bütün konsept baştan sona çok güzeldi. Bakması da dinlemesi de gözler ve kulaklar için bir ziyafet gibiydi. Ama benim metnim için, benim hayal ettiğim şey bu değildi. Kendi şartları içinde, kendi yaklaşımıyla çok başarılıydı ve hâlâ da çok başarılı olmaya devam ediyor. Almanya'nın genelinde turneye de çıkıyor.

Daha sonra menajerimden bir telefon geldi: "Türkiye'de ünlü bir oyuncu senin oyununu yapmak istiyor ve Bernstein'ı oynamak istiyor." diye. Benim de ilk sorum "Erkek mi?" oldu. O da "Evet." diye cevap verdi. Ben de "Sonunda oyunu iki erkekle göreceğim yani." diye bir tepki verdim. Ve hemen ardından yönetmenimiz Nihal Uslanmaz bana bir telefon açtı ve "Çılgın bir fikrim var." dedi. Ben de "Yeter artık, çılgın fikir istemiyorum. Fazlasıyla çılgın fikir duydum." dedim.

O da şöyle bir şey söyledi: "Garson Michael'ın bir kadın tarafından oynanmasını istiyorum." dedi. Ben de "Peki oyuncu mu kadın olacak yoksa karakter mi kadın olacak?" diye sordum. Çünkü bu ikisi arasında büyük bir fark var.

O da karakterin Michael'dan Maria'ya dönüşmesini istediğini söyledi. Açık söylemek gerekirse, hikâyeyi bana anlatan kişi Michael olduğu için ilk hissim pek olumlu değildi. Ayrıca zaten Viyana'daki birçok garson da erkek olduğu için bu fikre çok ısınmadım. Fakat iyi ve dinamik bir mantık ile olabileceğini düşündüm.

Celal Kadri Kınoğlu, Nihal Uslanmaz ve Okan Bayülgen, Devlerin Savaşı oyununda | Fotoğraf: Ozan Kozan

O da "Anlıyorum." diye cevap verdi bana ve daha sonrasında çok güzel bir mektup yazdı. Mektupta da şunu anlatıyordu: Türkiye'de kadın orkestra şeflerinin olmadığını, hatta geçtiğimiz yıla kadar hiç olmadığını anlattı. Ve bir kadın şefin gelmesiyle birlikte Türkiye'de bir cinsiyet bariyerinin kırıldığını, bunun çok büyük bir olay olduğunu aktardı. Kadınlar ve kadın sanatçılar için çok büyük bir adım olduğunu ve karakterin adının Maria olacağını söyledi. Ben de "Tamam, anladım, nereye varmak istediğini de anladım." dedim. Çok güzel bir mantık olduğunu düşündüm. O da şöyle bir fikir verdi: "Çok tatlı bir sahne yapabiliriz. Leonard Bernstein Maria'ya seslenebilir ve West Side Story'deki gibi Maria, Maria diye ona şarkı söyleyebilir." dedi. Bu fikir geldi ve benim çok hoşuma gitti.

Oyunun son sahnesinde von Karajan ve Bernstein çıkarlarken masanın üstünde batonlarını unutuyorlar. Maria bu batonları görüp geri götürmek için peşlerinden koşmaya başlıyor ama sonra duruyor ve sahnenin arkasına dönüp bir orkestrayı yönetir gibi, sanki bir senfoniyi başlatır gibi ellerini havaya kaldırıyor ve ışıklar kapanıyor. Ben de "Tamam." dedim. Bunu dinledikten sonra, "Harika, çok dramatik, çok teatral, çok ilginç, yüzde yüz onayımı hak ettiniz." dedim. Ve o da tam olarak zaten bu anlattığını yaptı. Çok minnettarım çünkü bana kendi başıma asla düşünemeyeceğim bir bakış açısı kazandırdı. Yazar olarak benim de bir tür prensibim var: Ne olursa olsun iyi insanlarla çalış. Araştırmanı yap. Bulabileceğin en iyi oyuncuları seç. Vizyonunu paylaşan bir yönetmenle çalış ve sonra onları rahat bırak.

Koşmalarına izin ver. Sanatlarını yapmalarına izin ver. Hayat deneyimlerinden prodüksiyona neler katabileceklerini gör. Benim deneyimime göre bu genellikle bir prodüksiyonu zenginleştirir ve yüceltir. Ve Türkiye'deki prodüksiyondan çok ama çok memnun kaldım. Hatta ekibe de şöyle bir şey söyledim: "Bu, Broadway'de ya da Londra'da gördüğüm herhangi bir prodüksiyon kadar iyi; gerçekten olağanüstü, harika bir iş."

- Devlerin Savaşı oyununuzda iki dev ismi karşı karşıya getirdiniz. Biri müziği toplumsal bir iletişim aracı olarak görürken, diğeri teknik mükemmeliyetin ve otoritenin simgesiydi. Sizce bugünün dünyasında klasik müzik hangisine daha çok ihtiyaç duyuyor? Bernstein'ın tutkulu hikâye anlatıcılığına mı yoksa Karajan'ın kusursuz estetiğine mi?

Bence şu anda orkestra şefleri açısından bir altın çağda yaşamıyoruz. Araştırma yaparken beni en çok etkileyen şeylerden biri, Bernstein ve Karajan isimlerinin Almanya'da ve Amerika'da sıradan insanların evlerinde bilinen isimler olmasıydı. Hatta kendi anne ve babamı örnek gösterebilirim. Annem ve babam klasik müzik hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı. Operadan anlamazlardı. Ama Leonard Bernstein'ın kim olduğunu biliyorlardı.

Çünkü onu her hafta televizyonda izleyebiliyorlardı. Amerika'daki çoğu insan için o, bir klasik müzik figürü olduğu kadar bir televizyon figürüydü aynı zamanda. Ve Karajan da senfonilerinin 40'tan fazla filmini çekti. Amacı, tiyatroya bilet bulamayanların, oraya gelemeyenlerin de izleyebilmesiydi. Sanata ulaşabilmesi gibi... Yani kendi yöntemleriyle ikisi de şunun farkındaydı: Her şeyden önce, medyanın değiştiği bir dönemde ortaya çıkmışlardı. İkisi de televizyonun nasıl kullanılacağını biliyordu. Ve televizyonun, sanatları insanların evlerine taşımak için ne kadar güçlü bir araç olabileceğini biliyorlardı. Maalesef onlardan önceki kimsenin böyle bir şansı da olmamıştı. Bernstein daha popülist bir bakış açısıyla ve daha çok oyunda da söylediği gibi bir yükümlülük duygusuyla hareket ediyordu: "Bir yükümlülüğümüz var. Bize bu harika hayatlar, bu harika işler verildi; her gün müzik yapmak için. Bunu borçluyuz. Bunu geleceğe, insanlara borçluyuz. O yüzden mümkün olduğunca çok insana, mümkün olan en iyi şekilde ulaşmak zorundayız."

Yannick Nézet-Séguin

Dün gece Carnegie Hall'da Gustav Mahler'in 2. Senfonisi'ni dinlemeye gittim. Philadelphia Orkestrası'nı Yannick Nézet-Séguin yönetiyordu. Muhteşem bir orkestra, harika bir şef... Ama bence o kadar da iyi değildi. 100 dakikanın üzerindeydi; Bernstein standartlarına göre bile bu çok uzun bir süre. Ve şefin bunu müzikten çok kendisiyle ilgili bir hâle getirdiğini fark ettim.

Ve bu noktaya geldiğinizde, yani mesele siz olduğunuzda ve müzik olmadığında bence ilk görevinizde başarısız olmuş oluyorsunuz. Mesele her zaman müziktir ve her zaman müzik olmalıdır. Farklı şeflerin farklı stilleri ve farklı tutkuları vardır. Bunlar çok fark eder. Bernstein ve Karajan bunun iki uç örneği olabilir, aralarında gri alan vardır. Ama şunu söylerdim: Ben konserde kusursuz performanstan ziyade, heyecan verici ve sürekli iyi performansı duymayı tercih ederim. Ama kayıtlarda, CD'lerde -ki benim hâlâ çok fazla CD'm var, bu konuda birazcık deliyim- kusursuzu duymak isterim. Çok fazla yanlış nota duymak istemem. Kötü bakır üflemeliler duymak istemem. Akortsuz kemanlar duymak istemem. Eğer bunu stüdyoda kaydediyorsanız düzeltme fırsatınız vardır ve düzeltirsiniz. Ama konserde bu farklıdır. O anın içindedir, bir anlık olaydır. Oyunda Bernstein şöyle diyor: "O zaman ressam değil, fotoğrafçı olmak istersin." Ve bu örneği gerçek hayatta da kullandı. Ressam olduğunuzda çok büyük bir özgürlük alanınız olabilir.

Fakat fotoğrafçı o anı fotoğrafik gerçeklikle elde eder. Ben bunu birçok röportajımda da söylüyorum: Şeften şefe, senfoniden senfoniye, hatta bazen bölümden bölüme kimi tercih ettiğim değişir. Bernstein'ın Mahler senfonilerini pek sevmem. Bana çok biçimsiz gelirler. Fazla uzunlar ve melodinin güzelliğinin bir kısmını, şefin size hissettirmek istediği şeyin bir kısmını kaybettiğinizi düşünüyorum.

Karajan talimatlara tam ve çok net uyan bir insandı. Bernstein değildi. Şu anda başka bir oyun üzerinde çalışıyorum; Mahler 3'ü yönetirken sahnede ölen büyük Yunan şef Dimitri Mitropoulos hakkında bir oyun üzerinde çalışıyorum. Mitropoulos'un kaydını dinlerken Mahler'in bütün talimatlarını dikkatle okuyup üzerinden geçmek zorunda kaldım. Fakat kendisi geçmemişti. Ama bunun da bir heyecan vericiliği vardı.

Bugün hakkında sordunuz. Artık bu tür tutkulu şefliği görmüyorum. Keşke görseydim. Ünlü gitarist Jeff Beck'in eski bir sözü var: "Önce gamları ezberlemelisiniz, sonra gamları unutabilirsiniz. Ve müziği baştan sona bilmeniz gerekir. Ancak ondan sonra onunla oynamaya ve üzerine kendi damganızı vurmaya hakkınız olur."

Ben bugün çok fazla şefin, onunla oynamaya başlamadan önce müziği gerçekten baştan sona bilmediğini hissediyorum; bilmediğini hissediyorum ve böyle düşünüyorum. Umarım sorunuza cevap olmuştur.

- Bu arada, ben yılbaşında Yannick Nézet-Séguin’i Viyana Filarmoni Orkestrası'nın başında şefi canlı izledim. Tam bir pop stardı. Strauss'un eserlerini çalarken sanki sahnede gerçekten bir pop star varmış gibi hissetmiştim.

Şöyle bir şey paylaşabilirim: Yannick’in orkestradaki müzisyenleri benim arkadaşlarım ve bundan 10 yıl önce onu çok seviyorlardı. Yani bir pop yıldızına dönüşmeden önce onu daha çok seviyorlardı. Kendisini çok fazla yere yaydığını düşünüyorlar. Şu anda dört farklı orkestrayı yönetiyor ve partilere gitmeyi de çok seviyor. Onların dileği, şefin partilerde vakit geçirmektense hazırlığa daha fazla zaman ayırması.

Timothée Chalamet, Variety ve CNN ortak yayınında

- Bu güzel dedikodu için teşekkür ediyorum ve diğer soruma geçiyorum. Güncel bir soru sormak istiyorum: Timothée Chalamet'nin opera ve bale ile ilgili meşhur açıklaması. Bu açıklama hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yüzeysel olarak bakıldığında, bu söylediği çok cahilce bir şey ve konuştuğu konu hakkında açıkça hiçbir bilgisi olmadığı da belli. Filmleri izleyerek büyümüş bir Amerikalı çocuk; her şeyin bir film olduğunu ve filmlerin çok para kazandırdığı için tek sanat formu olduğunu düşünüyor. Yaptığı bu yorum, son zamanlarda bu ülkedeki bazı insanların benimsediği yaygın düşüncelerden birine dayanıyor gibi görünüyor: Eğer para kazandırmıyorsa ihtiyacımız yoktur, ya önemli değildir ya da alakasızdır.

Bunun zorluğu şu ki, bu düşünce, her şeyi değerlendirmenin tek ölçütünün para olması hâline getiriyor. Oysa sanat hiçbir zaman parayla ölçülemez. Binlerce yıl geriye gitseniz bile asla bu şekilde ölçülemez. Sanatın amacı ruhu yükseltmek, bilinci yükseltmek, hayatlarımızı zenginleştirmektir; para kazanmak değil. Bu, halkın desteklemesi gereken bir şeydir.

Çünkü bize pek çok başka yoldan katkı sağlar. Eğer gerçekten buna inanıyorsa, onun adına çok üzülürüm. Çünkü bu bana, çok ama çok dar bir dünya görüşüne sahip olduğunu anlatıyor. İşin komik tarafı da şu: Onun sözleri dünyanın dört bir yanında opera ve bale kurumları tarafından reklamlara ve satış kampanyalarına dönüştürüldü ve son bir hafta içinde tonlarca bilet satmalarına yaradı.

Belki de birçok kurum için başlarına gelen en iyi şey bu oldu. Farkında olmadan onların pazarlamasına yardımcı olmuş oldu. Eskiden Amerika'da operayı ve senfoniyi her hafta televizyonlarda izleyebilirdiniz; her hafta kamu televizyonlarında... Dolayısıyla daha fazla çocuk, genç yaşta insan bunlara maruz kalırdı. Bir sanat formuna ne kadar erken maruz kalırsanız, o sanat formunu özümsemek çok daha kolay olur.

Filmler, sinema kolaydır. Bunu söylemekten nefret ediyorum, hoşuma gitmiyor ama filmler tembel insanlar içindir. Bir film size yedirilir, adeta kaşıkla yedirilir. Geriye sadece arkanıza yaslanıp izlemeniz kalır. Bunu balede yapamazsınız, operada yapamazsınız. Bunlar daha karmaşık sanat formlarıdır. Tembel izleyiciler için yapılmamış sanat formlarıdır.

Şunu da eklemek isterim: Şu anda yazdığım Dimitri Mitropoulos hakkındaki oyunumda bir replik var. Umarım bu oyunu başka bir noktada ayrıca konuşma fırsatımız olur. Mitropoulos'un şöyle bir sözü var: "Eğer para kazanmak peşindeyseniz, bankacı ya da avukat olun. Müzik yapmayın. Başka herhangi bir şey yapabiliyorsanız onu yapın. Eğer başka hiçbir şey yapamayacağınızı düşünüyorsanız ve hayalini bile edemiyorsanız, o zaman bir sanatçı olmaya mahkûmsunuz."

Bu cümleyi çok seviyorum: Bir sanatçı olmaya mahkûmsunuz. En büyük ödüllerinden biri şu: Bir sanatçı olarak her gün işe gidersiniz ve yaptığınız işin o seyircilerden birinin hayatını tamamen değiştirebileceğini bilirsiniz. Bu paradan çok daha değerlidir. Onlar, yaşam hakkında bütün bakış açılarını değiştirebilecek bir şey deneyimleyebilirler.
Bunu başka hiçbir şeyde, hiçbir meslekte yapamazsınız.

Dimitri Mitropoulos

- Burada kısa bir şey söylemek istiyorum: Bizim Türkiye'de pazar günü sabah devlet televizyonunda klasik müzik konserleri veriliyor. Ve bizde opera, bale, tiyatro, klasik müzik seyircisinin yaş ortalaması Avrupa'nın yarısında. Avrupa'da yaş ortalaması 55 iken, Türkiye'de 35.

Amerika'da bu yaş ortalaması 65. Nedenini de size söyleyeyim: Çünkü biletler çok pahalı. Eskiden öğrenciler için, çocuklar için belli başlı indirimler olurdu ama şu anda durum öyle değil. Yarı dolu bir salona yüksek fiyatla oynamayı, tam dolu bir salona az fiyatla oynamaya tercih ediyorlar. Bunu maalesef ticari bir bakış açısıyla yapıyorlar, sanatsal bir bakış açısıyla değil.

Şu anda Metropolitan Operası'nda Richard Wagner'in Tristan ve Isolde operasının yeni bir prodüksiyonu var ve bütün temsiller tamamen tükenmiş durumda. Hatta yeni temsiller eklemek zorunda kaldılar ve karaborsacılar, Lise Davidsen ile Michael Spyres'ı Tristan ve Isolde olarak dinlemek için koltuk başına bin dolara yakın paralar alıyorlar. Bu da şunu gösteriyor: Sahneye kaliteli bir iş koyduğunuz zaman insanlar geliyor ve o ödemeyi yapıyorlar.

Yani o yüzden bu, o aptal iş dünyasının argümanlarını bir bakıma çürütüyor. Ve bu argümanlar beni son derece rahatsız ediyor. Ama sanırım ne yazık ki şunu da görüyoruz: Sanatta biraz o ticari bilgiye de ihtiyaç var. Çünkü çok fazla sanat yönetmeninin genel yönetmen olup kurumları iflasa sürüklediğini gördük. Hiçbir ticari bilgileri olmadığı için kurumlar iflas ediyordu.

Sorun şu: Eğer sanattan geliyorsanız, idari bir görev almadan önce biraz olsun o ticari dünyayı öğrenmeniz gerekiyor. Ve bu durum pek de iyi görünmüyor.

Bana gönderdiğin oratoryo hakkında sana bir şey sorayım. Bunun hakkında biraz konuşabilir miyiz?

Metropolitan Operası'ndaki Tristan ve Isolde temsilinden bir kare

- Tabii Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu’nu konuşalım. Hatta ben sorumu sorayım, üzerine uzun uzun konuşmak istiyordum. Türkiye'de de Batı'nın senfonik stiliyle kendi geleneksel kodlarını sentezleyen, Ahmet Adnan Saygun ve Cemal Reşit Rey gibi isimlerin başını çektiği çok köklü bir "Türk Beşleri" geleneği var. Size bizim en önemli bestelerimizden biri olan Yunus Emre Oratoryosu'nu göndermiştim. Dinleme fırsatınız oldu mu bilmiyorum ama eğer olduysa, bir eleştirmen ve besteci olarak Türkiye'nin klasik müzik mirası hakkında ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle bu eseri daha önce duymamıştım. Ahmet Adnan Saygun'un müziğiyle ilgili deneyimimde, oldukça fazla opera yazdığını biliyordum. Fakat oratoryolar yazdığının farkında değildim. Sormak istediğim bir şey var: Oratoryonun dayandığı şiir. Onu yalnızca kulaklıktan dinleyebildim, akşamki performansın eleştirisini yazarken. Ve şunu düşündüm: Bu birçok ayrı kısa şiir mi, yoksa tek bir epik şiir mi? Ben size önce bunu sormak isterim.

- Hepsi kısa kısa ayrı şiirler. Ayrıca 1946 yılında bu eser prömiyer yapıyor. O dönemde Yığın dergisinde yazılan bir eleştiride, bazı şiirlerin direkt Yunus Emre'ye ait olmadığı söyleniyor.

Müzikal olarak eski ve yeni seslerin küçük bir pastişi gibi. Buradaki melodiler kulağa çok eski geliyor, en azından benim kulağıma göre. Ama armoni öyle değil. Orkestradaki armoni kulağa çok modern, çok 20. yüzyıl gibi geliyor. Yani açıkça 20. yüzyıl stilinde eğitim alınmış.

Sesler ise, belki size öyle gelmiyordur çünkü sonuçta her gün duyduğunuz bir dil ama Türkçe dünya kanonunda çok ama çok kendine özgü bir dildir. Onu başka bir şeyle karıştırmanız mümkün değil benim gözümde. Bazıları Macarcayla karıştırılabileceğini söylüyorlar ama ben karıştıramıyorum.

Ve bana öyle geliyor ki, o çok derin basso profondo erkek seslerinin kullanımı... O tür bir koroyu duyduğunuz anda benim zihnimde Orta Çağ çağrışıyor. Ve bu seslerin söylediği armoniler genellikle çok geniş dörtlüler ve beşliler üzerine kuruludur. Sıkı armoniler değildir. Batı'nın 20. yüzyıl diyatonik armonileri gibi değildir. Onlar daha çok üçlüler ve ikililer üzerinde kurulur.

Biz ilahi tarzındaki ezgiler için monastik kelimesini kullanırız. Tekil vokal çizgileri, bireysel sesler, korolarla yan yana geldiğinde bana sanki besteci zamansız bir şey bulmaya çalışıyormuş gibi hissettirdi. Geçmişe ait gibi ama aynı zamanda modern ve çok güzel. Fakat bana birazcık epizodik gibi geldi.

Kişisel olarak temaların daha fazla gelişmesini isterim. Bir temaya alışmaya başladığım anda hemen kayboluyor, çok kısa kalıyor. Ama tekrar dinleyeceğim çünkü dediğim gibi yalnızca bir kez dinleyebildim. Bana gönderdiğinizde beş ya da 10 dakika olacağını sanmıştım ama bir buçuk saatlik bir kayıttı. Uzun bir eser. Bu yüzden bunun, sessiz bir odada oturup dikkatle dinlenmesi gereken bir şey olduğunu düşünüyorum. Yani tüm odağımı sadece bu müziğe vermem gerekiyor.
Kesinlikle arka planda dinlenebilecek bir müzik değil. Bu, odaklanmanızı gerektiren bir müzik. Ve söylediğim gibi, geleneksel ve modernin birleşimi belirli bir zamansızlık hissi yaratıyor. Muhtemelen bestecinin aradığı şey de buydu. Çünkü müziği bin yıl önce yazılmış sözlerle eşleştirmeye çalışıyordu.

Ödüllü yazar Peter Danish Viyana'daki gizli buluşmayı anlattı: İçeriden 'Mahler! Bruckner!' bağırışları geliyordu

Dünyaca ünlü Béjart Balesi'ndeki Türk Efe Burak anlatıyor: Kendi seyircimin önünde titredim!

Saray sanatından underground sahneye; interdisipliner sanatçı İrem Ertürk Technoballet'yi anlatıyor

Dans dünyasının "en iyiler" listesindeki ilk Türk: Deniz Erkan Sancak

"Bale ne alaka?" diyerek geç yaşta başladı, zirveye çıktı: Buse Babadağ'ın Teksas'a uzanan hikâyesi

“Klasik müzikte en büyük sıkıntımız, genel seyirci yaşı”: Borusan Sanat Müdürü Aydın Dorsay, ‘sahne arkasını’ anlatıyor

Senfoni orkestrası müdürü ne iş yapar, orkestra ezberden mi çalar nota mı okur; Aycan Küçüközkan anlatıyor

Nasıl oldu da Çorum’un bir köyünden 13 balet çıktı; işte hikâyesi

Kanlı Düğün’ün kadınları konuştu: Senin yüzünden!

 OKUMAK İÇİN TIKLAYIN | Kanlı Düğün’ün kadınları konuştu: Senin yüzünden!

"Her balerinin âşık olduğu kitap gibi bir kadın var" | Tango Tutkusu’nun sanatçıları anlattı

OKUMAK İÇİN TIKLAYIN | "Her balerinin âşık olduğu kitap gibi bir kadın var" | Tango Tutkusu’nun sanatçıları anlattı

“Baletlerin giydiği bildiğiniz kız taytı” | Don Kişot balesinin sanatçıları anlatıyor

OKUMAK İÇİN TIKLAYIN | “Baletlerin giydiği bildiğiniz kız taytı” | Don Kişot balesinin sanatçıları anlatıyor

“Çorum'un bir köyünden 13 balet çıktı, ben de onlardan biriyim” | MDOB sanatçıları anlatıyor

OKUMAK İÇİN TIKLAYIN | “Çorum'un bir köyünden 13 balet çıktı, ben de onlardan biriyim” | MDOB sanatçıları anlatıyor

“Bir balet olarak tek başıma uçaksavar kurabiliyorum” | İZDOB baş dansçıları mesleklerini anlattı

OKUMAK İÇİN TIKLAYIN | “Askerde ‘bale sanatçısıyım’ dedim, beni topçu yaptılar; şu an tek başıma uçaksavar kurabiliyorum” | İZDOB baş dansçıları mesleklerini anlattı

Tan Sağtürk: Bale seyretmemiş çocuklara Fındıkkıran izlettik; birinin ilk kez deniz görmesi gibiydi

OKUMAK İÇİN TIKLAYIN | Tan Sağtürk: Haydarpaşa Garı'nda Atatürk Kültür Merkezi-2 yapılacak

Bugünden parlayan 'Yarının Kadın Yıldızı' Deniz Akgün, kontrbası anlatıyor

60 bin yıllık Neanderthal flütünden yan flüte; Beste Yalı anlatıyor

Hip hop kültürü olimpiyatlardan sonra şimdi de klasik müzik sahnesinde; İMF direktörü Çakırkaya anlatıyor

Leyla Gencer’in izinde La Scala’daki soprano Nazlıcan Karakaş: Türkiye’deki eğitimle alakası yok

YouTube kayıtlarını dinleyerek konservatuara ikincilikle girdi, kazandığı yarışmayla La Scala’ya gitti

“Tayt üreticilerine sesleniyorum; lütfen bizimle iletişime geçin!” | iDOB başdansçıları anlatıyor

Baletler neden paytak yürür ve neden pointe çıkmaz?

Anadolu insanının Osmanlı İmparatorluğu zamanında tanıştığı bale nedir?

Şarkı söyleyen herkes opera sanatçısı olabilir mi?

 

 


© T24