Lula’nın dönüşü: İmkânsızı mümkün kılmak, mümkün olanın siyasetini yapmak
Lula lakabıyla tanınan Brezilya Devlet Başkanı Luiz Inácio Lula da Silva, kuşkusuz sadece Latin Amerika’nın değil, dünyanın da en etkili siyasetçilerinden biri. Yoksulluğun en alt basamaklarından kendi çabasıyla yükselip iktidarın en üst kademesine ulaşması başlı başına mucizevi bir başarıyken, bugün bir kez daha imkânsız görüneni başardı ve başkanlık seçimlerinin ilk turundaki yenilgiyi tersine çevirerek dördüncü kez seçildi.
Lula, böylelikle Brezilya tarihinde dört kez seçilen ilk başkan olduğu gibi, daha önce ülkesindeki hiçbir adayın yapamadığını yaparak ilk turu geride tamamladıktan sonra ikinci turda seçimleri kazanmayı başardı. Üstelik bunu, ABD destekli dijital medya tekellerine meydan okuyan etkileyici bir çevrimiçi kampanya ve olağanüstü bir kitlesel hareket eşliğinde gerçekleştirdi. Kısacası, seçimi kazanmakla kalmadı, demokrasiyi tehdit eden aşırı sağcı güçlere karşı büyük bir gövde gösterisi yaptı ve dünyanın geri kalanına da ilham verdi.
Bu açıdan bakıldığında, Lula’nın son seçim zaferi, 2002’deki ilk zaferi kadar olağanüstü görünüyor. Sanki tam da olması gerektiği gibi tamamlanmış bir hikâye var karşımızda.
Oysa Lula’nın politik kariyerini tanımlayan temel özellik, “imkânsız görünenleri başarmak”la sınırlı değil. Lula, son derece paradoksal bir şekilde, aynı zamanda siyasetini mümkün olanın sınırları içinde kuran bir lider.
Brezilya’nın ağır yoksulluk koşulları içinde sekiz çocuklu bir ailenin yedinci çocuğu olarak dünyaya gelmiş, sokaklarda ayakkabı boyacılığı yapmış, ikinci sınıftan sonra okulu bırakıp metal işçisi olarak çalışmaya başlamış ve bir iş kazasında sol elinin serçe parmağını kaybetmiş birinin önce kitleleri peşinden sürükleyen bir sendika lideri haline gelmesi, ardından devlet başkanlığına yükselmesi ve defalarca hedef gösterilmesine rağmen yenilgilerden ve hapisten sonra iktidara geri dönmesi, kuşkusuz devrimci bir hikâye.
Ne var ki Lula bütün bunları devrimci bir kopuştan ziyade uzlaşma, müzakere ve pragmatizm yoluyla gerçekleştirdi. İdealist söylemlere dayansa da aslında siyaset felsefesi gerçekçi (realpolitik) bir çizgideydi.
“İmkânsızın siyaseti” ile “mümkün olanın siyaseti”ni bir araya getiren Lula, bir yandan devrimci momentler yaratırken diğer yandan devrim yapmakla asla ilgilenmedi. Belki de bu yüzden her zaman son derece kutuplaştırıcı bir figür oldu. Kimilerine göre umudun ve değişimin simgesiydi, kimilerine göreyse mevcut düzene karşı mücadele eden biri değil, düzenin ta kendisiydi.
Bugün bir kez daha, çok zor bir seçimi son derece görkemli bir şekilde kazanan 81 yaşındaki Lula da Silva, belki de siyasi kariyerinin en zor sürecine giriyor. Bundan sonra olacakları düşünmeden önce Lula’nın son zaferine daha yakından bakmakta yarar var.
Lula’nın zaferi neden imkânsız görünüyordu?
2026 seçimlerinin hem ilk hem de ikinci turu sürprizlerle doluydu. Öyle ki ilk turda Bolsonarismo’nun ezici zaferinin ardındaki nedenleri anlamaya çalışırken üç hafta gibi kısa bir süre içinde kendimizi Lula’nın ilham verici zaferini analiz ederken bulduk.
4 Ekim’deki seçim sonuçları, Lula’nın destekçileri arasında derin bir moral bozukluğuna yol açmıştı. Zira 15 kamuoyu araştırma şirketinden 10’u ilk turda Lula’nın kazanacağını öngörmüştü. Ancak Flávio Bolsonaro 56,1 milyon oy (yüzde 47) alırken Lula 53,8 milyon oy (yüzde 45) aldı. İki aday arasındaki oy farkı yaklaşık 2,2 milyondu.
Üstelik sonuçlar, Bolsonaro’yu Lula’nın önüne geçirmekle kalmamış, Kongre’de, özellikle de Senato’da, sağa doğru güçlü bir kaymaya yol açmış ve Bolsonarismo’nun eyalet yönetimindeki etkisini pekiştirmişti.
Katılım oranının aynı kalacağı varsayıldığında, Lula’nın kazanabilmesi için ilk turda diğer adaylara giden yüzde 7,8’lik oy oranının yüzde 62’sini alması gerekiyordu. Ancak anketlere göre, çoğu sağcı seçmenden oluşan bu kesim ikinci turda ağırlıklı olarak Bolsonaro’ya oy verecekti.
O halde Lula’nın seçmen tabanını genişletebilmesi için ilk turda sandığa gitmeyen seçmenleri harekete geçirmesi gerekiyordu. 4 Ekim’de 33 milyondan fazla Brezilyalı oy kullanmamıştı. Bu kitleyi sadece birkaç hafta içinde harekete geçirmek için çok büyük bir halk seferberliği gerekiyordu. O halde moral bozukluğu bir yana bırakılıp en coşkulu biçimde harekete geçilmeliydi.
Kısacası, ilk turdaki yenilgi ve Bolsonaro’nun zaferinin kaçınılmaz olduğu algısı, ikinci turda Lula’nın önündeki en büyük engeldi. Üstelik son derece kutuplaşmış bir seçim ortamında bu tablonun üç hafta içinde tersine çevrilebileceğini hayal etmek bile zordu. İki merkezi aktör olan Lula ve Bolsonaro’ya gidecek oylar büyük ölçüde kemikleşmişti. Lula’nın hem kendi kitlesini ilk turdakinden daha etkin bir şekilde mobilize etmesi hem de iki ideolojik kutbun dışında kalan daha pragmatist (ya da kararsız) seçmeni olabildiğince kendine çekmesi gerekiyordu.
Bütün bu seçim hesapları göz önünde bulundurulduğunda, Lula’nın yenilgiyi kabul etmeyip müthiş bir enerjiyle kampanyasını canlandırabilmesi bile başlı başına büyük bir başarı. Brezilya........
