menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Pazartesi Yazıları | Gaudi, Sinan, Orhan Pamuk, Emin Alper: Geriye onlar kalacak

29 39
23.02.2026

On beş yıl kadar önceydi. Yolum bir vesileyle Barcelona’ya düşmüş, bir hevesle soluğu Avrupa mimarisinin başyapıtlarından Sagrada Familia’da almıştım.

Pek tabii ki kilisenin bitmek bilmeyen inşaatı sürüyor, işin kötüsü içine kimse alınmıyordu. Sıcak bir bahar gününde bu görkemli yapının hemen arkasındaki parkta bir banka oturmuş, birkaç saat kalkmadan öylece seyre dalmıştım.

Öyle bir memlekete dönüştük ki, şimdi bunları sosyal medyaya yazsam, “Siz elâlemin kilisesini seyredersiniz ancak” diye ne yorumlar döşenirdi altına. Ne demeli? İstanbul’da bir süre uğramazsam burnumda tüten tek yerin Süleymaniye Camii olduğunu mu?

İnşaatına ilk taşın 1882’de yerleştirildiği Sagrada Familia’nın yapımı devam ediyor. Lakin birkaç gün önce en uzun kulesinin baş kısmı yerleştirildi ve yüz yılı aşkın bir zaman sonra bu çarpıcı yapıt en yüksek noktasına ulaştı: Tam 172,5 metre.

Sagrada Familia mimarlık tarihini değiştiren Antoni Gaudi’nin “magnum opus”u, yani hayatının projesi olarak bilinir. Öyledir de tabii ama aslında projeyi ilk olarak başka bir mimara, Gaudi’nin çırak olarak yanında çalıştığı ustası Francisco Villar’a verirler.

Villar kısa bir süre sonra inşaatın başındaki komisyonla anlaşmazlığa düşer ve çekilir. Gaudi işin başına getirildiğinde sadece 33 yaşındadır ve projeyi devraldığı 1883’ten öldüğü 1926’ya kadar Sagrada Familia’nın dörtte birinden azını bitirebilmiş, kulelerden yalnızca birini inşa edebilmiştir.

Daha önce size Pazartesi Yazıları’nda hayatını tek bir işe, tenise adayan Djokovic’in hikâyesinden bahsetmiştim.

Gaudi de aynı kumaştan. O da hayatı boyunca başka bir meslek düşünmemiş, ta çocuk yaştan kafasına mimar olmayı koymuş ve bu uğurda her şeyi göze almış.

Bir bakır ustasının oğlu Antonio Gaudi. Tıpkı babası gibi annesinin babası, yani dedesi de aynı meslekten. Ailede geçmişe doğru gidildiğinde zanaatkarlar ve denizciler göze çarpıyor.

“Bakır ustalığı ve denizcilik. İkisi de mekanla ilişkili” diyor Gaudi. “Bakır ustası madeni eline aldığında, onun nasıl bir alanı kaplayacağını, bir mekânda nasıl bir işlevi olacağını bilmek zorunda. Aynı şekilde denizciler de rotalarına karar verirken mekâna dair bir seçim yapıyor.”

Beş kardeşin en küçüğü. İki kardeşi daha o doğmadan önce ölüyor. Ablasını ve tıp okuyan, birlikte Barcelona’da aynı evi paylaştıkları abisini de çok genç yaşta kaybediyor.

Aslında sağlık açısından ailenin en dertlisi o. Çocuk yaşta uğraşmaya başladığı romatoid artrit bir ömür yakasını bırakmıyor. Hep hastalanıyor, okuldan ve derslerinden hep geride kalıyor.

Öyle çok parlak bir öğrenci de değil. Dersleri bazen zor da olsa geçiyor, sıklıkla “çakıyor.”

Sadece geometride ve matematikte başarılı. Kelimelerle arası pek yok. Gençliğinde tabii ki çizimleri var, hatta en yakın iki arkadaşıyla birlikte çıkardıkları derginin çizim işleri ona ait lakin meslek hayatında eskizler yahut ince hesaplanmış planlarla çalışmayı sevmiyor. Modeller ve maketler yani elle tutulur objelerle hazırlanıyor projelere.

Daha gençlik yıllarında, hiçbir eğitimi olmadan üç kişilik “kanka” ekibiyle doğdukları Reus’un yakınında bir metruk kiliseyi renove etmeye kalkıyorlar. Kilise kamu malı, izinleri filan da yok. Ayrıca kilisenin etrafındaki mezarlık yeri defineciler tarafından yağmalanmış, her şey sapır sapır dökülüyor.

Düşünsenize 15-16 yaşındaki üç çocuk basbayağı sıfır bilgiyle restorasyona girişiyor. Öyle bir cesaret, öyle bir özgüven, öyle bir gözükaralık…

Mimarlık eğitimi esnasında da kimileri tarafından “kibirli” olarak nitelenmesine yol açacak kadar cüretkâr ve kendinden emin. Bir ders geçme projesinde verilen süre dolduğu halde henüz araştırmasını tamamlamadığını, bu aşamada çizime ve maket yapmaya girişemeyeceğini söylüyor örneğin. Daha önce yaptığı bir projeyle sınıfı geçmesine izin veriyor hocaları. Çünkü biliyorlar ki söylediği doğru. Tembellik ettiği için “kıvırmaya” çalışmıyor.

Okulu bitirme projesi kabul edilip de mimarlık diplomasını almaya hak kazandığında, diplomayı veren okul müdürü Gaudi’nin yüzüne karşı “Bunu ya bir dâhiye veriyorum ya da dümdüz bir deliye. Zaman hangisi olacağını gösterecek” diyor. Sınıf arkadaşları “Müdür ne dedi” diye sorduklarında, “Hiç. Ya dâhisin ya deli, dedi. Demek ki gerçekten mimarım” diye espri yapıyor.

Sonrası çok hızlı gelişiyor. Ustası Villar’la birkaç projeden sonra kendi işlerini almaya başlıyor. Gençlik döneminde her türden kulübe ve derneğe üye olup hızla Barcelona’nın kalburüstü isimleriyle ahbaplık kuruyor. Otuzlarına gelmeden adını Katalonya’da herkesin bildiği bir mimar haline geliyor.

Casa Batllo Barcelone 

Tanıyanlar o zamanlarda Gaudi’yi “tam bir züppe” diye tanımlıyor. Kıyafetin en iyisini giyen, eldivenlerini bile özel yaptıran, en iyi ustanın elinden çıkan kunduralarını ayağını vurmasın diye önce abisine giydiren biri o. Uzaktan tanıyanlar Gaudi’yi ukala, kaba, karşısındakiyle hakarete varan bir üslupla konuşan züppe diye anlatırken yakınları aksine kibar, nazik, düşünceli biri olduğunu söylüyor.

Pek dostu yok zaten. En yakın dostu, aynı zamanda sponsoru olan ve Gaudi’nin dehasına inanan, Katalonya’nın da en zengin sanayicilerinden biri olarak tanınan Eusebi Güell.

Güell bu genç mimarın yeteneklerine bu kadar güvenmeseydi, kim bilir belki de Gaudi’yi bugün hatırlamıyor olacaktık. Gaudi’nin yapıp yıkmalarına, gecikmelerine, “patronun” isteğine göre değil de kafasındakine göre iş yapmasına sadece büyük bir sabırla yaklaşmıyor Güell. Aynı zamanda harcanan büyük paralar nedeniyle kendini “Bu adam senin paralarını yiyor” diye uyaranları da azarlıyor.

Buna karşılık mesela Güell’ler için yapılan bir evde ailenin kızı Isabel, piyanosunu koyacak büyüklükte bir oda olmadığı için yaşadığı üzüntüyü dile getirdiğinde Gaudi’nin patronun kızına cevabı “Bence sen kemana dön şu durumda” oluyor.

Ömrünün son yıllarını Güell’ler için yaptığı muhteşem Park Güell’de bir evde geçiren Gaudi, Eusebi’nin ölümüyle birlikte parkın inşaatını da yarım bırakıyor, başka projeleri de.

Sadece Eusebi değil, abisinden sonra ablası, babası, en sevdiği yeğeni ve en yetenekli asistanı (bir süre sonra ortağı da olan Francesc Berenguer) peş peşe göçüp gidiyor bu dünyadan.

Gaudi’nin elinde iki şey kalıyor: Yıllarla birlikte giderek muhafazakarlaşan koyu Katolik inancı ve Sagrada Familia. O kadar ki, ölümünden önceki birkaç ay Sagrada Familia’nın bodrum katında bir odada yatıp kalkmaya, oradan sadece ibadet için çıkmaya başlıyor.

Yine bir gün ibadet için başka bir kiliseye giderken bir tramvayın altında kalıyor.

Üstü başı, gençliğinin aksine, o denli hırpani ki onu bir dilenci sanıp yaralı yattığı yerden alıp hastaneye götüren bile olmuyor bir süre. Neden sonra kim olduğu anlaşılıyor ama birkaç gün içinde yaraları nedeniyle, mimarlıktaki en büyük rakibi Lluis Domenech i Montaner’in elinden çıkma bir başka büyük sanat eseri olan Sant Pau Hastanesi’nde hayata gözlerini yumuyor.

O Domenech Montaner ki, eğer Gaudi olmasaydı Katalonya Rönesansı (Renaixença) ve mimari denince muhtemelen onun adını biliyor olacaktık. Gaudi’nin aksine eli kalem de tuttuğundan “Ulusal Bir Mimari Arayışı” makalesiyle rönesans mimarisinin temel metnine imza atan Montaner’in işlerine de bir bakın. Evet, Gaudi’nin “deliliğinde” eserler değil belki ama onlar da sahiden birer şaheser.

İşte böyle. Hiç evlenmedi Gaudi. Eşcinsel olduğuna dair rivayetler olsa da buna dair somut bir delil ortaya konmadı. Benim de bu yazı için okuduğum, en güçlü biyografisinin yazarı Gijs Van Hensbergen’e göre iki kez aşık oldu. Üstelik aşklarından biri, Barcelona’nın dışına nadir çıkan Gaudi için şaşırtıcı biçimde Amerikalıydı. İkisinde de karşılık alamadı ve o defteri erken kapattı.

Katalan milliyetçisiydi. Hem de en koyusundan. İspanya kralının huzurunda bile Katalanca konuştu, İspanyolca konuşmayı reddetti. Hatta dönemin başbakanı da ona kralın yanında Katalanca cevap verince merkezi Kastilya krallığının bütün protokol kuralları altüst oldu. Katalan kimliğinin inşasında mimari açıdan başı çeken isimdi.

Aşırı milliyetçi tavrı ve giderek muhafazakarlaşması nedeniyle başta Picasso olmak üzere dönemin bohem sanatçıları tarafından hiç sevilmedi. Hatta işleri fazla “cesur”, amiyane tabirle “deli işi” bulunduğundan bırakın yaşarken deha olarak görülmeyi, ta 1950’lere, 60’lara kadar kıymeti bilinmedi. Hakkını ve dehasını ilk teslim eden Salvador Dali oldu.

Bugün sadece Katalanlar değil Katalan kimliğini uzun süre yok sayan İspanya da gurur duyuyor onunla. Eserleri UNESCO’nun Dünya Mirasları arasında.

Yine âdetimiz olduğu üzere başa dönersek… Sinan’ı da sevmek mümkün, Gaudi’yi de. Süleymaniye’de de kendinden geçmek mümkün, Sagrada Familia’da da…

Hatta inanmayacaksınız ama Orhan Pamuk’la, Emin Alper’le, İlker Çatak’la gurur duymak da mümkün.

Beğenmediğimiz yanları olabilir pek tabii ki. Eleştirebiliriz ve hatta eleştirmeliyiz de. Marifet iltifata da tabidir, tenkide de.

Biz ise ne yapıyoruz? Yerden yere çalmayı, var oluşuna lanet etmeyi, kişiliğini ayaklar altına almayı eleştiri sayıyoruz. Biri “Çüş artık ama kardeşim” dediğinde ise hemen “Ne var? Bu da benim düşüncem. Eleştirme hakkım yok mu” diye üste çıkıyoruz.

Memleketleri farklı fikirler değil fikirsizlik, farklı sesler değil tek seslilik bitiriyor.

O yazacak, diğeri film çekecek, beriki bir şarkı söyleyecek…

Geriye sadece şarkılar, şiirler, romanlar, filmler kalacak.

Sinan’lar, Gaudi’ler, Orhan’lar, Emin’ler.


© T24