menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Pazartesi Yazıları | Bir ömür nasıl ve niye tek bir amaca adanır?

15 0
02.02.2026

Diğer

02 Şubat 2026

Novak Djokovic

“Evet, hayat filmlere benzer ama sandığınızdan bambaşka bir biçimde. Tıpkı filmler gibi hayat da karelerden ibarettir aslında. Ve her bir kare birbirinden bağımsızdır, yani bir ana dair bir fotoğraftır bir bakıma. Lakin siz makaradaki kareleri arka arkaya oynattığınızda ortaya bir örüntü, bir hikâye çıkar. Bir sonraki karenin ne ve nasıl olacağına siz karar verirsiniz.”

Nerede okumuştum ve kim söylemişti bir türlü hatırlayamıyorum ama aradan geçen uzun zamana rağmen zihnime kazının metin aşağı yukarı böyleydi.

Benzer bir alıntıyı ise Ursula’nın (K. Le Guin) Salinger tadındaki romanı “Her Yerden Çok Uzakta”dan not almışım:

"Yaşamın anlamı nedir diye sorular sormanın bir yararı olmadığına karar verdik; çünkü yaşam bir yanıt değil, bir sorudur ve yaşamın yanıtı siz, kendinizsinizdir."

Birkaç gündür Djokovic’i izliyorum. Bilmeyenler için tarihin gelmiş geçmiş en iyi tenisçisi o. Kırılmadık rekor bırakmadı. Merak etmeyin, size tenis kariyerini anlatmayacağım.

Sadece şu kadarını söylemeliyim ama: Milyonlarca genç tenisçinin bir kere olsun bırakın kazanmayı, kortuna çıkmayı düşlediği grand slam’lerden şimdiye kadar 24 tane kazandı. İlk şampiyonluğunda 20 yaşındaydı, dün oynanan Avustralya Açık finaline çıktığında 38…

Dünyanın en zor sporlarından birinde 18 yıl boyunca zirvede, en üst seviyede kaldı ve -ilk birkaç yılını saymazsak- bir gün bile belli bir çıtanın altına düşmedi.

Bir insan bunu nasıl yapar? Yüz milyonlarca dolar kazanırken 18 yılı, bir gün bile ara vermeden tek bir amaca yönelik nasıl yaşar?

Nasıl bir delilik olduğunu şöyle anlatayım size: 2012’de Avustralya Açık’ta tarihin en uzun maçlarından birini (5 saat 43 dakika! Akıl alır gibi değil!) en büyük rakibi Nadal’a karşı kazandıktan sonra canı, -iki yıldır ağzına koymadığı- çikolata istiyor. Hem de deliler gibi. Bir paket çikolata getiriyorlar hemen. Sadece tek bir kare koparıp ağzına atıyor ve “Daha fazlasını yiyemem” diyor.

“Birkaç gündür Djokovic’i izliyorum” derken kastettiğim sadece maçları değil. Her röportajını, hakkında yazılıp çizilenleri izledim, okudum.

Sadece şunu anlamak istiyordum: Bu motivasyonun kaynağı ne olabilir?

Yugoslavya parçalanırken bir Sırp olarak savaşın ortasında küçücük bir çocuk olarak kalması ve yokluğu görmesi bir etken elbette. (Miloseviç’in o savaşta işlediği suçlar malum ama bir çocuk için kimin haklı, kimin haksız olduğunun ne önemi var ki…)

Lakin okuduğum ve izlediklerimden anladığım bu insanüstü adanmışlığın iki başka sebebi vardı.

Birinci sebep erkek çocuklar için epey tanıdık: Yaptığı hiçbir şeyi beğenmeyen bir baba.

“Öyle davranmaya mecburdu” diyor Djokovic. “Tefecilerden borç alarak beni turnuvalara gönderiyordu ve ailenin geleceği için başarısız olma şansım yoktu. Bugün hâlâ başarısız olma şansım olduğuna kendimi inandıramıyorum.”

Oedipus ve Freud’un kulakları çınlasın.

İkinci sebep de psikolojinin alanından uzak değil: Dışlanmak ve kabul görmemek.

O kariyerinde ilk çıkışını yaparken tenis dünyası iki büyük ismi çoktan bağrına basmıştı. Ne otoritelerin ne tenis camiasının ne spor basınının ne de tribünlerin........

© T24