menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Sessiz savaşın gürültülü sonuçları: 1940’lardan bu yana ABD – Çin ilişkileri

5 0
17.05.2026

Uluslararası ticarette tarife tehditlerinin yoğun olarak hissedildiği, toprak taleplerinin, arsız tahriklerin etkisiyle silahlı saldırı ve kitle katliamlarının olağan hale dönüştüğü dünyamızda, neredeyse üçüncü dünya savaşının eşiğine doğru gidiyoruz. Tüm bu gelişmelerin baş rol oyuncusu ABD siyasetinin en öncelikli başlığı ABD-Çin ilişkisinin bu dönemde çok iyi irdelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Gelişmeleri daha iyi değerlendirmek için 80 yıl kadar öncesine, İkinci Dünya Savaşı’nın henüz bittiği günlere dönmek istedim. ABD’nin daha süper güç olmadığı günlerde Çin’le başlayan ilk temaslar sırasında söylenen bazı ifadeler şimdikinden oldukça farklı. Aklıma ilk gelenlerden biri savaş sonrası dönemin başkanı Truman’ın anılarında kullandığı sevgi dolu sözcükler.  “Amerikalılar Çinlilere karşı her zaman dostane duygular beslemiştir. … Amerika Çin ve Çin halkıyla olan ilişkilerine son derece hassas yaklaşmıştır.” Başkan Truman anılarında, yirminci yüzyılın başlarında hemen her meslek grubundan birçok Amerikalının Çin’de uzun yıllarını geçirdiğini, onların insani çabalarının Amerikan halkı tarafından büyük bir coşkuyla desteklendiğini ifade eder. “Üstelik birçok Amerikalının hafızasında Çin, monarşinin boyunduruğunu atmış ve kadim topraklara derinlemesine kök salmış Orta Çağ kurumlarından kurtulmaya başlamıştı.” şeklinde ciddi bir vurgulama yaparak, Çin halkını över, dostluk mesajları gönderir.

Eski ABD Başkanı Harry S. Truman

1945 sonbaharı ABD’yi Çin’deki karmaşık bir tabloyla karşı karşıya bırakır. Destekledikleri Çan Kay-şek hükümetinin otoritesi ülkenin güneydoğu köşesiyle sınırlanmış, kapana kısılmıştır. Doğu Çin, içinde bir milyonu asker, üç milyon Japon personelin bulunduğu bir işgal altındadır. Kuzey Çin Komünistlerin kontrolüne geçmiş, Mançurya ise Rus denetimindedir. Dört yıllık iç savaşın ve komünist güçlerin zaferinin ardından Generalissimo Çan Kay-şek sonunda Tayvan’a kaçacak ve Mao 1 Ekim 1949’da Çin Halk Cumhuriyeti’ni ilan edecektir (1).

Çinli Lider Çan Kay Şek

Başkan Nixon’ın 1972’de Çin’i ziyaretine kadar ABD ile Çin arasında neredeyse hiçbir resmî iletişim yoktur. Nixon aynı zamanda ABD’nin tanımadığı bir ülkeyi ziyaret eden ilk başkan olacaktır. 27 Şubat 1972 tarihli Şanghay Bildirisi kapsamında Nixon ve Çinli yetkililer, savaş riskini azaltmak, iki ülke arasındaki kültürel temasları artırmak ve Çin’de kalıcı bir temsilcilik kurmak konusunda anlaşmaya varırlar.  Bu, yaklaşık yirmi yıllık bir boşluğun ardından yeni bir başlangıç noktasıdır.

Başkan Nixon

Deng Xiaoping dönemi: Yeni hedefler

Mao’nun 1976’daki ölümünden ve Deng Xiaoping’in 1978’de iktidarını sağlamlaştırmasından hemen sonra Çin, dörtlü bir temel politikayla modern bir ülkeye dönüşmeye başlar: “tarım, sanayi, ulusal savunma, bilim ve teknoloji”. Deng, “ekonomik kalkınmayı sağlamak amacıyla yabancı sermaye yatırımlarını, teknolojiyi ve yönetsel becerileri teşvik eden, seçilmiş kıyı eyaletlerinde özel ekonomik alanlar, serbest ticaret bölgeleri oluşturan ve devlet ekonomisine kademeli olarak piyasa mekanizmalarını dahil eden bir dizi reform kararı almıştır” (2).  

Çin Halk Cumhuriyeti'nin kurucusu Mao Zedung

The New York Times yazarı Thomas L. Friedman bu süreci “Birinci Perde” olarak tanımlar. Bu dönem 1972’de Nixon’ın ziyaretiyle başlamış, ABD-Çin ilişkileri tamamen jeopolitik bir zeminde, yani ABD ve Çin’in Sovyetler Birliği’ne karşı ortak duruşu şeklinde gelişmiştir. Bu durum 1970’lerin sonuna kadar sürecektir. “İkinci Perde”başladığında ise Çin Deng’in sert politikalarıyla birden kapitalizme yönelmiş, dev bir fabrika ve yeni bir pazar hâline gelerek, otuz yıl içinde dünyanın ikinci büyük ekonomisine dönüşmüştür. Bu sürecin başarılı olmasının nedenleri arasında; Çin halkının çalışma ahlakı, Çin liderlerinin uzun vadeli projeksiyonlarla düşünme anlayışı ve hükümetin altyapıya ve eğitime yaptığı devasa yatırımlar sayılabilir

Vurguladığım bu temel konuların yanında çok önemli bir neden daha vardır.  Çin, çaktırmadan Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) kurallarını eğip bükmeye veya görmezden gelmeye başlamıştır. Bu politikasını kimseden de gizlememiştir. Sonunda 2001 yılında DTÖ’ye “gelişmekte olan ülke” statüsünde kabul edilecektir. Böylece ihracat yaparken düşük tarifelerden yararlanırken, kendi yükselen sanayilerini ABD, Avrupa Birliği ve diğer gelişmiş ülkelerin rekabetinden korumak için yüksek tarifeler uygulayabilme fırsatını yakalamıştır. O dönemdeki ticari otoritelerin varsayımları çok iyimserdir, Çin büyüdükçe DTÖ yeni bir ticaret düzenine geçecek ve Çin’in otomobil ithalatına ve diğer sanayi ürünlerine uyguladığı %’lik verginin oranı kademeli olarak düşecektir. Oysa ABD’nin uyguladığı vergi yalnızca %2,5’tir. Sonunda DTÖ yeni bir ticaret turunu daha tamamlayamadan Çin tarifelerini gönüllü olarak düşürmeyi reddedecek, kendi yoluna korkmadan ve yılmadan devam edecektir.

Tüm bu vurdumduymaz politikaların yanında Çin, kendi şirketlerine ucuz arazi tahsis etme, devlet yönlendirmesindeki Çin bankalarıyla yeni sanayilere ucuz krediler sağlama ve Çin pazarına girmek isteyen yabancı şirketleri Çinli ortaklarla çalışmaları için baskılama ve ileri teknolojilerini transfer etmeye zorlama suretiyle DTÖ kurallarını sürekli ihlal eden bir sanayi politikası geliştirecektir. Çin, çok uluslu şirketleri uzun vadede tedarik zincirlerini giderek daha fazla ülkeye taşınmaları için zorlayarak, kendi korumalı pazarında batılı şirketlere rakip güçlü Çinli şirketler yaratacak; bu şirketler yeterince olgunlaştığında da küresel devler olarak dünya piyasalarına sürecektir.

Bu gelişmeler sırasında ABD DTÖ’ye başvurup tahkim davalarını kazansa bile Çin, verdiği sözleri yerine getirmeyi geciktirir. Çin yatırım fonları ise çoktan yurt dışına açılarak stratejik sektörleri satın almaya ve teknolojilerini ülkeye taşımaya başlamıştır.  ABD ve Avrupa şirketleri ise Çin’de hâlâ para kazandıkları için tüm bunlara uzun süre göz yummuşlar, umursamaz bir şekilde ses çıkarmamışlardır.

Bir süre sonra sistemde sorunlar ortaya çıkacaktır. “Üçüncü Perde”, Çin’in Ekim 2015’te “Made in China 2025”vizyonunu açıklamasıyla başlar. Bu plan Çin’in robotik, sürücüsüz araçlar, elektrikli otomobiller, yapay zekâ, biyoteknoloji ve havacılık gibi yeni nesil on sektörde hâkimiyet kurmasını hedeflemektedir.

ABD ve Avrupa bunu fark ettiğinde Çin’e hemen şu mesajı verirler: “Eğer Çin aynı yöntemlerle yüksek teknoloji sektörlerine hâkim olmaya çalışmaya devam ederse, yeni kurallara ihtiyaç duyulacaktır. Muhtemelen de yeni kurallar yaratılacaktır.” Tam bu sıralarda Thomas Friedman, 4 Mayıs 2018 günlü yazısında “Ekonomik mücadele bir savaş gibidir; iki taraf da kazanabilir. Ama tek bir şartla: aynı kurallarla oynanırsa. Yani, sıkı çalışma ve yenilikçilikle. Fikrî mülkiyet hırsızlığıyla, devasa devlet müdahaleleriyle, DTÖ kurallarını görmezden gelerek ve şirketleri Çin içinde oynamak için ödeme yapmaya zorlayarak değil.”........

© T24