menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hamdi Koç, ‘Zarar Vereceksin’i ilk kez T24’e anlattı: Hürriyetin ipleri her zaman eli silah veya hukuk tutanlarda olmuştur!

10 0
yesterday

Türk edebiyatının önemli isimlerinden Hamdi Koç, Doğan Kitap tarafından yayımlanan yeni romanı Zarar Vereceksin ile uzun bir aradan sonra okurla buluşuyor.

Zarar Vereceksin’in ana kahramanı Çıplak ve Yalnız’dan tanıdığımız Mesut Akarsu. Amcasının ölümü üzerine bir haftalığına geldiği Ünye’den bir türlü ayrılamayan Mesut, uğradığı silahlı saldırının ardından canına kastedenlerin peşine düşüyor. Karadeniz’den Ankara ve İstanbul’a uzanan bu hikâye, giderek sertleşen bir hesaplaşmaya dönüşüyor.

Mesut Akarsu karakterini gerçekten çok sevdim. Çünkü o bizden biri. Sıradan, komik, zaafları olan ama bir o kadar da güçlü. Okurken bazı yerlerde kahkaha attığımı itiraf etmeliyim. Zarar Vereceksin, ilerledikçe yön değiştiren bir roman; intikam hikâyesi gibi başlayıp suçun nasıl meşrulaştırıldığını, insanların kendi hikâyelerine nasıl inandığını gösteren derin bir yapıya dönüşüyor. Mesut’un dünyasında mesele yalnızca ne olduğu değil, nasıl anlatıldığı. Bu da romanı başka bir yere taşıyor.

Zarar Vereceksin, siyasetin kirli ilişkilerini, insanın çıkarcılığını ve yalnızlığını, doğrudan söyleyerek değil, işleyişi göstererek anlatıyor. Şiddet burada bir sonuç değil, bir dil gibi ilerliyor; para ise bu dilin merkezinde duruyor. “Silah yoksa kanıt yoktur. Hayat yalanı sever. İnkâr her şeydir” cümlesi de bu dünyanın nasıl işlediğini özetliyor.

Hamdi Koç’la Zarar Vereceksin’i, Mesut Akarsu’yu, bu dünyanın nasıl kurulduğunu konuştuk; tabii hayatı ve neden bu kadar yazmaktan uzak kaldığını da…

- Eski dost Mesut’la karşılaşmak benim için sürpriz oldu. Onu en son Çıplak ve Yalnız’da bırakmıştım keza seni de. :) Bu kadar uzun süredir nerelerdesin? Neden bu sessizlik ve kayboluş?

Sağlık sorunları... Sırasıyla annem, kızım, karım art arda, sonra hepsi aynı anda ağır hastalıklar geçirdiler. Kızım ve karım uzun tedavilerden sonra iyileştiler ama annemi kaybettim ve çok şey kaybettim. Zor bir altı, yedi seneydi. Her şeye rağmen ben bana kalmış olabilecek zamanlarda ne yapıp edip romanımı yazmaya azar azar da olsa zaman ayırabilmeliydim ama işte, ne bileyim, ben de bir şeyi “rağmen” yapabilecek dirençte bir adam değilim. Benim çalışabilmem için hayatımda her şey yolunda olmalı. Bir yazarın böyle bir şımarıklığa hakkı yoktur ama ne yapayım, ben de böyle biriyim. Belki annem beni daha az sevmiş olsaydı daha hırslı bir çocuk olarak büyürdüm.

- İster miydin? Daha az sevgi ama daha fazla hırs?

Muhtemelen isterdim. Daha huzursuz biri olurdum belki ama daha Mesut olurdum:)

- Bu zor günlerde İstanbul’un göbeğinden Ünye’ye gittin. Hatta ilk konuştuğumuzda geri döneceğini düşünmüştüm ama dönmedin. :) Köyde yaşamak nasıl? Vaktin nasıl geçiyor?

Köyde yaşamanın en güzel yanı sessizlik, uzun yürüyüşler, köpeğini serbestçe koşturma imkânı, müziğin sesini kökleyince seni polise şikâyet edecek kimse olmaması, canın çektiğinde avazın çıktığı kadar bağırabilmek -yanlış anlama, kimseye değil, göğe. İstanbul'a sadece mecbur oldukça geliyorum. Babaannemin deyişiyle rabbim kimseyi bu şehre mahkûm etmesin.

Hamdi Koç'un Ünye'deki yazar evi

"Saf merak, heyecan ve komedi yaşamak istedim"

- Hamdi Koç edebiyatının en sıkı takipçilerinden biri olarak sormak istiyorum. Mesut’a neden tekrar hayat verdin? Anlatacakları bitmemiş miydi?

Mesut demin dediğim sıkıntılı günlerin birinde ansızın aklıma geldi ve güzel bir cümleyle geldi. “Nur son mermisini duvardan aşağı sarkan adamın ensesine…” (Gülüyorum) Gülme. Ben bu cümleye bayıldım ve romana öyle başladım. Çıplak ve Yalnız’da aynı sahneyi başka türlü anlatmıştım, şimdi dedim, nasılsa postmodern zamanlarda yaşıyoruz, o sahneyi ve sonrasını daha hoşuma gidecek bir şekilde yazabilirim. Eğlenmeye, ne olacak diye merak etmeye, heyecanlanmaya, kendimi kaptırıp gitmeye her zamankinden çok ihtiyacım vardı. Saf merak, heyecan ve komedi yaşamak istedim. Umarım okur da benim kadar eğlenir.

- “Silah yoksa kanıt yoktur. Hayat yalanı sever. İnkâr her şeydir.” Merak ediyorum bu manipülatif gerçeklikte Mesut’un dünyasındaki asıl mesele nedir?

Para. Basitçe para. Ama öyle bir memlekette ve öyle bir kanunsuz zamanda yaşıyor ki alacağını alamıyor, yani tahsil edemiyor. En doğal hakkı olan şeyi alamıyor. Birileri o paranın üzerine oturmuş, vermiyor. O da “illa alacağım” diyor. Avukat, dava, icra filan boş. Dolayısıyla düşmanlarının lisanını öğrenmek zorunda kalıyor. Hiç istemiyor, çok direniyor, hukuk diye inat ediyor ama sonunda o hukuksuz, adaletsiz, acımasız ticaret hayatının tahsilat ve hayatta kalma mekanizmasını benimsemek zorunda kalıyor. Yalan da, eh, o hayatın temel reflekslerinden biri.

"İnsan çocukluk arkadaşlarının yaşadığı yerde yaşamalı"

- Ünye’nin sokakları, meydanı, hastanesi… Her detay çok net ama aynı zamanda tuhaf bir boşluk hissi var. Ünye’de asıl eksik olan ne?

Sevgi, galiba. Veya ait olma hissi. Mesut Ünye’ye ait olmadığını baştan beri biliyor. Ünye’ye Ünye’yi sevmeye gelmemiş. Derdi mirasını alıp İstanbul’a kaçmak, Yeniköy’de bir yalı almak. Zaman zaman Ünye’yi takdir ediyor, özlüyor ama sadece yeni tattığı güçlü dostluk duygusunun yaşadığı yer olarak. Ünye veya Fatsa veya İzmir veya ne bileyim, Kastamonu veya Bodrum, insanın başına gelebilecek kötü şeylerden birinin ait olmadığı bir şehirde yaşamaya mahkûm olmak olduğunu çocukluğumdan beri hissetmişimdir. İnsan çocukluk arkadaşlarının yaşadığı yerde yaşamalı diye düşünmüşümdür. Ama öyle bir hayat hangimiz için mümkün ki?

- Mesut’un en güçlü yanı, kendini hiç masum göstermemesi, ancak sürekli haklı çıkarması. Bu, günümüz insanına özgü hatta narsistik bir savunma biçimi değil mi?

Belki. Bilmiyorum. O kadar etraflı düşünmedim. Bu uyku kaçırabilecek bir soru. Anlayabildiğim kadarıyla cevap vermeye çalışırsam şunu söyleyebilirim: İnsan kendisinden vazgeçemez. Hatta insan kendisini savunmaya da ihtiyaç duymaz. İnsan için en iyi savunma sonuçtur, sonuç istediğin gibiyse sen sensindir. Hatta, acı ama, sonuç istediğin gibiyse kimse senden savunma da beklemez. “Adam yapmış” derler. Sual etmeye kalkarsan, “Kıskanıyorsun, ondan” derler. Hatta, “Adam olsaydın da sen de yapsaydın” derler. Derin bir offf çekmemek imkânsız.

"Bugünkü Türkiye, 1960’lardaki Türkiye’den daha hür ve adil bir ülke mi?"

- Romanda güç el değiştiriyor ama yapı asla değişmiyor. Bu durumu sistemin kendini yeniden üretme biçimi olarak mı görmeliyiz? Bugün ülkece yaşadıklarımızla bir paralellik kuruyor musun?

Hayatın ve ticaretin ve en fenası hürriyetin ipleri hep eli silah veya hukuk tutanların elinde olmuştur. Hukukla adaleti değil keyfe göre esnetilebilir yasaları kastediyorum. Bugünkü Türkiye, 1960’lardaki Türkiye’den daha hür ve adil bir ülke mi? Artık dört yüz sayfa roman yazdıktan sonra bunun cevabını bir de burada vermeyeyim. Halimiz malum.

- Mesut’un asıl korkusu öldürmek değil, kontrolü kaybetmek. Bu kontrolü tehdit eden en büyük neden devlet mi?

Devlet her şeyin başı. Bu da bir Doğu hastalığı. Devlet valileriyle, kaymakamlarıyla, en ücra yerlerde muhtarlarıyla yaşadığımız her yerde tepemizde. Tamam, Allah razı olsun, Allah devlete zeval vermesin filan ama bu mekanizma da vatandaşın hürriyetine müdahale etmek için pusuda beklemese. Veya illa pusuda bekleyecekse haksızlığa, hukuksuzluğa, zulme uğrayanlara sahip çıkmak için beklese.

"Kötülüğe karşı iyiliğin hayatta bir manası, daha doğrusu bir sonucu yok"

- Peki romanda kimse “kötü” olduğu için suç işlemiyor; herkes bir çıkar ağı içinde hareket ediyor. Bu durumda suç hâlâ bireysel bir mesele olarak kalıyor mu? Herkesin suçlu olduğu bir yerde suçtan söz edilebilir miyiz?

Bana göre romandaki en masum insan Mesut. İyi kalpli biri ama aptal değil. Aptal olmamak kötü olmak demek. Ayrıca karşımızdaki kötülük öyle böyle değil, had safhada bir kötülük. Romanın adı belki “Kötü Ol” olmalıydı. Kendi adıma cezanın olmadığı yerde suçun da olmayacağını düşünüyorum. Öyleyse kötülüğe karşı iyiliğin hayatta bir manası, daha doğrusu bir sonucu yok. Absürt yani. Hele iyiysen roman kahramanı bile olamazsın. Hayatımıza hâkim olan lisan insan kalbi tarafından yaratılmamış bir lisan.

- Mesut için mesele yakalanmak değil, “yanlış kişi olarak bilinmek”. Başkalarının ne düşündüğü neden bu kadar belirleyici? Bu, suçtan daha büyük bir mesele mi?

Hepimiz başka insanlarla birlikte varız. Kimsenin tanımadığı, umursamadığı biri olmayı hiçbirimiz kabul edemeyiz, öyle yaşayamayız. Başkalarının fikirleri, artık kendine yakın olmaya aday kimleri seçtiysen, senin için önemlidir. Bu herkes için önemlidir. Sevilmek, beğenilmez istemek, kendini bir yere yakıştırmak ve o yerdeki insanların da seni oraya yakıştırmaları, bunlar insan ruhunun temel dürtüleri. Mesut da en az bu kadarını istiyor. Suç ise hiç değilse suçtan kaçamayacağını idrak edene kadar kendine yakıştıramadığı bir şey. Ama suç olmadan para, hele de onun hayal ettiği seviye, okudukça görüyoruz, kolay değil.

"Belki Mesut'un yerine kendimi koydum, öfkemi boşalttım, kendimi rahatlattım"

- Şiddetin dozu romanda adım adım artıyor. Mesut’un gerçekten başka bir seçeneği yok muydu?

Belki vardı. Yazının, hikâyenin imkânları bitmez. Ama benim aklımdaki Mesut, o dünyada o dünyanın diliyle ona sorulan sorulara bedeli ne olursa olsun o dilde cevap verme yeteneğine sahip bir adam oldu. Belki onun yerine kendimi koydum, öfkemi boşalttım, kendimi rahatlattım. Bilmiyorum. Belki yaşamadığım şeylere tepki gösterdim, belki de bana değil, başkalarına sorulmuş sorulara cevap verdim. Ama nihayet hem doğru tepki verdiğimi hem de doğru cevap verdiğimi düşünüyorum.

- O halde Mesut’un en büyük yalanı başkalarına söyledikleri değil, kendine anlattıkları olabilir mi?

Bunu hiç böyle düşünmemiştim. Yine uyku kaçıracak bir soru. Galiba onun için çıkış yolu, yani iç huzurunu bulma yolu insanları gerçekten kandırabildiğini, kandırdığını görmek. Sonuçta bir hayatta kalma, varoluş mücadelesi veriyor. Tertemiz bir şöhret ve tertemiz bir para. Korkarım kendine bu ikisinden daha fazlasını anlatma ihtiyacı duymuyordu.

- “Zarar vereceksin” bir tehdit gibi başlıyor ama roman ilerledikçe bir kurala dönüşüyor. Bu dünyada zarar vermeden var olmak mümkün mü?

Bu şahane bir tespit oldu. Romanın aklımdaki ilk vurgusu emir kipindeydi. Ama Mesut’un çekingenlikten zalimliğe doğru giden yolunu bu ifade daha iyi anlatıyor gibi geldi. Zarar vermeye gelince, buna cevap verebilmek büyük bir genelleme yapmayı gerektirir. Keşke diye başlayan cümleler kurmayı gerektirir. Onlara da kimse inanmaz. Yaşı alıp başını gitmeden kimse hayatın insan kalbiyle sınırlı olduğuna inanmaz.

- Son olarak, Mesut hiç yakalanmazsa, gerçekten suç işlemiş sayılır mı? :)

Bence sayılmaz. Yaşasın Mesut! Yolu açık olsun!


© T24