menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Dr. Zeliha Burtek: Sosyal çürüme, insan olmanın yok edilmesi, vicdanın yok edilmeye çalışılmasıdır; vicdan artık 'dur' diyemiyor

7 1
30.01.2026

Diğer

T24 Haftalık Yazarı

30 Ocak 2026

Dr. Zeliha Burtek

Dr. Zeliha Bürtek’in 2023 yılının sonunda bir sokak röportajında söylediği “Türkiye’de sosyal çürüme var, dönüşü olmayan bir yerdeyiz” cümlesi, bu ülkede yaşananlara yeni bir ad koydu. Şiddetin arttığı, tahammülün bittiği dönemde bu söz hepimizde karşılık buldu. İnkılap Yayınları’ndan yayımlanan Gülşen İşeri’nin hazırladığı ‘Sosyal Çürüme’ isimli nehir söyleşi kitabı, Türkiye’de yaşanan krizin yalnızca ekonomik göstergelerle açıklanamayacağını savunuyor. Şiddetten kadın cinayetlerine, gündelik hayattaki tahammülsüzlükten toplumsal dayanışmaya uzanan tabloyu “sosyal çürüme” üzerinden tartışıyor.

Bu kavram yalnızca bir tartışma başlatmadı; konuşanın kim olduğu da tartışmanın parçası hâline geldi. Bürtek uzun yıllardır sokak hayvanlarına sahip çıkan, sözünü sakınmayan bir kadın, bir akademisyen. Görünürlüğü arttıkça bu tespit yalnızca düşünsel bir tartışma yaratmadı; kişiliği ve duruşu üzerinden de hedef alındı. Hakikati dile getiren, hayvanları savunan, geri adım atmayan bir kadın olmasının; özellikle her şeyi bilen bir dille konuşan erkeklerin önyargılarıyla karşılaşmasında payı olup olmadığı da bu tartışmanın ana sorusu. Nitekim son dönemde ‘Teke Tek Bilim’de tarihçi Prof. Emrah Safa Gürkan’ın konuğu olduğu programın ardından da yoğun eleştiri aldı. “Aşırı genelleme”, “veriye dayanmayan karamsarlık” ve “toplumu toptan mahkûm etme” suçlamalarına Bürtek şu soruyla karşılık veriyor: “Sosyal çürüme, içinde bulunduğumuz toplumsalın kırılgan, yıpranmış yönlerini aklınıza getiremiyor mu; eğer getirmiyorsa, siz kendi konforunuzda memnun musunuz?”

Zeliha Bürtek ile sosyal çürümenin nerede başladığını, insanı nasıl dönüştürdüğünü ve geride ne bıraktığını, Gülşen İşeri ile de bu kavramları kitaplaştırma sürecini konuştuk.

-Zeliha Hanım, 2 yıl önce konuştuğunuz sokak ropörtajında “Türkiye’de sosyal çürüme var, dönüşü olmayan bir yerdeyiz” sözüyle kısa sürede milyonlara ulaştınız, gündemi değiştirdiniz. İlk olarak sormak istiyorum. Sosyal çürüme, etik çürüme midir?

Sosyal çürümenin etikle ilişkisi yok. İlk söylediğimde herkesin bu kadar dikkatini, olumlu dokunuşunun sebebi etikle kurduğu ilişki ve devamındaki duygusal yakınlık. Tuhaf olan sosyal çürüme etrafındaki ortaklık bir duygusal bağın ortaklığı. Sosyal çürümenin etik bir çürüme olduğunu söylersek bugün insan tanımının yok edilişini açıklayamayız. Kolay kavrayabilmek adına etikle ilişkiyi, dini duyguların yerinden edilmesi, sentetik İslam’ın inşası noktasında bir kazanım olarak görebiliriz. Yani sosyal çürümeyi etikle, ahlâkla ilişkiyle aslında İslam’ın geldiği noktanın bir kazanım, mutluluk inancı olarak anlaşılmasına destek vermiş oluruz. Sosyal çürüme bütün bunların karşıtı: insan kavramının, insanın yok edilmesi. Sadece insan olmanın yok edilmesi. Bunun devamında vicdanın yok edilmeye çalışılması. Sosyal çürüme, vicdanı tehdit eden şeyin kendisi. Bu noktada etikle ilişki kurulursa vicdanın sızısı, iç acısı anlaşılamaz.

-Peki, bugün herkesin kendi yasasına göre yaşadığı bir düzenin içindeysek Türkiye’de ortak hayatı mümkün kılan ne kaldı?

Strateji burada saklı. Merkezi iktidarın stratejisi tam bu nokta. Kamu yok. Memleket dedikleri şeyde ne köken ne toprak ne dil bağı olmayan bir memleket inşasında herkesi topladılar. Bu memleket belleği, kültürü olmayan bir memleket. Şu örneği verebilirim; üniversite yapısını düşünelim. Artan üniversite sayısı yanında Boğaziçi üniversitesi gibi dünya sıralamasında yer alan okulların stratejik planla geriletilmesi. Sıralama niceliksel bir şeydir. Eğer yeni Türkiye’nin niceliksel varlığını konuşacaklarsa bunun ne olduğunu, hangi alanlar olduğunu sormak yerinde olacaktır. Nicelik alanlarda eğitimin yeri olamayacaktır. Yani ortalık alanlarını değiştirdiler. Diğer önemli bir nokta, basın aracılığıyla gün be gün ilerleyen sözde temiz toplum bağlamında yapılan baskınlarla halkın haberdar edilmesi yeni ortaklıkları var ederken tek yönlü ortaklık alanını yarattı. Basın ve devlet bürokrasinin konuşma planları, kontrollü haber içerikleriyle ortaklık alanı yaratıldı. Bu ortaklık alanı basın aracılığıyla aile içine sızarak aile içi şiddeti, toplum içinde bütün insan ilişkilerinin yönünü belirlemektedir. İlginç nokta gündelik yaşamda yan yana gelemeyecek sınıflar, yaşamlar bu sahte ortaklık içinde her eve her keseye sokuldu. Bu asla bir kamu, kamusallık değil. Ölümlerin içinde, ölülerin arasında ortaklık inşa edilemez. Yaşamdan çıkma, çıkarılma duygusu, kapatılma, alıkoyulma duygusu iğreti ortaklıklardır. Bu merkezi iktidar, iğreti ortaklıklar yarattı.

-Bu durumda insanların birbirine değmeden ama birbirine çarparak yaşadığı bir toplum nasıl bir ruh hâli üretir?

Bu durumu en iyi şiddet sözcüğü açıklayabilir. Bu şiddet, kin, nefret duygularıyla yayılarak, normalleşmekte. Kin, nefret duygulardır. Şiddet eylemdir. Kaçınılmaz durumlar olabilir şiddet. Kin, nefret kaçınılmaz değildir, yaratılır, beslenir. Bugün sıradan yaşamlarda değil devletin, Meclis'in içinde kin, nefret kaynaklı şiddeti görebiliyoruz. Yani milletin çatısında şiddetin duygularını halka yayan bir siyaset yaşanmakta. Önemli nokta, meclisin içindeki kin, nefret sahte bir vatan, millet kurtarıcılığı, vatan, toprak aşkı, halkının yanı başında her an her yerde sahte korkusuz güven duygusu kendi mevki kaygılarının güvencesidir. Halka güven telkin eden güvencesiz siyaset, kendi içlerinde bir mise en scenele çatlamayacak bürokrasinin temelidir.

-Yaşananların geride hesap sorulabilir bir iz bile bırakmaması ihtimali sizi hangi noktada ürkütüyor?

Şimdinin, burada olanın........

© T24